30 Temmuz 2019 Salı

CONİLER VE MEHMETLER


Atatürk'ün Çanakkale anıtlarına kazınmış ünlü sözlerine dair bir kronoloji...


Geçtiğimiz aylarda Yeni Zelanda’da gerçekleştirilen terör saldırısının ardından Cumhurbaşkanımızın yaptığı açıklamalarla birlikte Atatürk’ün 1934 yılında Anzak annelerine hitaben söylediği (iddia edilen) sözler yeniden gündeme gelmişti.

Türkiye, Yeni Zelanda ve Avustralya’da çeşitli anıtlara kazınmış ve çeşitli vesilelerle tüm dünyada sıkça alıntılanan bu sözlerin Atatürk’e ait olmadığı iddiası, ülkemizde sanıyorum ilk olarak Cengiz Özakıncı tarafından ortaya atıldı. 

Özakıncı’nın konuya ilişkin Bütün Dünya dergisinin Mart ve Nisan 2015 nüshalarında iki kısım halinde yayımlanan yazısını okumuştum. Bu yazının ardından Guardian yazarı Paul Delay’ın konuyu detaylı şekilde ele alan 20 Nisan 2015 tarihli yazısından ise yeni haberim oldu. 

Delay’ın yazısını okuduktan sonra, o yazıdan çokça faydalanarak, ben de kendimce kısa kronolojik bir özet yapma ihtiyacı duydum. 

25 Ağustos 1931: Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Gelibolu’da Atatürk adına bir konuşma yapar. Konuşmada daha çok Türk askerlerinin kahramanlığı vurgulanmış olup Anzakların da dahil olduğu düşman askerleri için işgalci (invader) ifadesi kullanılmıştır. 

Nisan-Mayıs 1934: Kraliyet Donanma Tümeni Derneği (Royal Naval Division Officers’ Association) Gelibolu’ya bir ziyaret gerçekleştirmiş ve buluşma vesilesiyle Atatürk de İngiliz Büyükelçisine, katılımcılara sıcak dileklerini ifade ettiği kısa bir mesaj göndermiştir. Ziyaret sırasında Şükrü Kaya’nın Gelibolu’da olduğu bilinmekle birlikte herhangi bir konuşma yaptığına ilişkin bir bilgi bulunmamaktadır. Olaya ilişkin başında yer alan haberlerde de Atatürk’e atfedilen ünlü etkileyici sözler yer almamaktadır.

25 Nisan 1934: “The Star” (Avustralya) gazetesi, taleplerine cevaben Atatürk’ün gönderdiği kısa bir mesajı yayımlar. Mesajda spesifik olarak Anzaklardan söz edilmemektedir:

“The landing at Gallipoli on April 25, 1915, and the fighting which took place on the peninsula will never be forgotten. They showed to the world the heroism of all those who shed their blood there. How heartrending for their nations were the losses that this struggle caused.”

("25 Nisan 1915’te Gelibolu’daki çıkarma ve yarımadada meydana gelen çarpışma asla unutulmayacak. Orada kanlarını dökenler tüm dünyaya kahramanlıklarını gösterdiler. Bu çarpışmada yaşanan kayıplar ulusları için ne kadar da yürek parçalayıcıdır.")

10 Kasım 1953: Dünya gazetesinde, Şükrü Kaya ile yapılan bir röportaj yayımlanır. Röportajda Şükrü Kaya, 1934’te Gelibolu’da, Atatürk’ün yazmış olduğu konuşma metnine dayanarak onun adına bir konuşma yaptığını ve bu konuşmada şu sözleri söylediğini ifade etmiştir: 

“Those heroes that shed their blood in this country! You are in the soil of a friendly country. Rest in peace. You are lying side by side, bosom to bosom with Mehmets. Your mothers, who sent their sons from faraway countries! Wipe away your tears. Your sons are in our bosom. They are in peace. After having lost their lives on this soil they have become our sons as well.” 

(“Bu memlekette kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçikle yan yana koyun koyunasınız... Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı siliniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”) 

Özakıncı Bütün Dünya dergisindeki yazısında, Şükrü Kaya’nın Dünya gazetesinde yayımlanan röportajda aktardığı sözlere aynen yer vermemiş. Ancak Özakıncı'nın yazısından, bu sözlerin “Johnnyler ile Mehmetler arasında bir fark olmadığı”na ilişkin cümle dışında bugün anıtlarda ölümsüzleştirilen sözlerle aynı olduğu anlaşılmaktadır. 

1960: Gelibolu’ya Avustralya’dan yeni bir ziyaret... The Courier Mail gazetesine (25 Nisan 1964) göre, Türk Hükümetinin bu vesileyle yayımladığı mesaj aşağıdaki ifadeleri içermekteymiş: 

“Oh heroes, those who spilt their blood on this land, you are sleeping side-by-side in close embrace with our Mehmets. Oh mothers of distant lands, who sent their sons to battle here, stop your tears. Your sons are in our bosoms. They are serenely in peace. Having fallen here now, they have become our own sons.” (Şükrü Kaya röportajındaki sözlerle hemen hemen aynı.) 

1977: Avustralyalı bir Anzak Gelibolu’ya gelir ve burada Tahsin Özeken isimli bir Türk öğretmenle tanışır. Tahsin öğretmen, yanındaki 1969 tarihli Eceabat rehberinde yer alan sözleri Avustralyalı adama okur. Avustralya’ya dönen veteran bu sözleri yine bir Gelibolu veteranı olan Alan J. Campbell ile paylaşır. Campbell, Brisbane’de bir Gelibolu anıtı yapılması için önayak olmaktadır. Anıtta yer vermeyi düşündüğü sözlerin kaynağını öğrenmek üzere Tahsin Özeken ile temasa geçer. 

Tahsin Özeken, konuyu TTK Başkanı Uluğ İğdemir’e havale eder. 

1978: İğdemir, Campbell’a ilettiği mektubunda Atatürk’ün sözlerine kaynak olarak Şükrü Kaya’nın 1953 yılında Dünya Gazetesinde yayımlanan röportajını gösterir. Campbell, İğdemir’den gelen İngilizce metne “There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us” (Bizim için Johnnyler ile Mehmetler arasında bir fark yoktur) cümlesini ekler. 

Anıtın açılışından sonra İğdemir, Campbell’dan kendisine anıta iliştirilen metal plakanın bir fotoğrafını göndermesini ister. Gönderilen fotoğrafta bir takım hataların olduğunu farkeden İğdemir, müteakip mektubunda plakadaki “Kamel”in “Kemal”, “1931”in “1934” olarak düzeltilmesi gerektiğini belirtir. İğdemir, sözlere eklenen cümleyi düzeltmeye gerek görmez. 

1985: Gelibolu ve Kanberra’da yeni anıtların açılışı yapılır. 

Eylül 2014: Avustralya’daki Honest History adlı kuruluşun Sekreteri David Stephens ve tarihçi Peter Stanley anıtlarda yer alan bahse konu sözlerin kaynağına ilişkin kuşkularını dile getirir. 

Yazıyı bitirirken internette Peter Stanley ve David Stephens’in konuya ilişkin yazısını da buldum. Sırada 8 Eylül 2014’te “The Sydney Morning Herald”da yayımlanan o yazıyı okumak var… 


Notlar

i) Yeni Zelanda'daki saldırı sonrasında Cumhurbaşkanımız ne demişti:

“… İstanbul’u Konstantinopol yapamayacaksınız. Dedeleriniz geldiler, burada olduğumuzu gördüler. Sonra da kimi ayakları üzerinde, kimi tabutla geri döndüler. Şâyet aynı niyetle gelecekseniz, sizi de bekleriz. Sizleri de dedeleriniz gibi uğurlayacağımızdan hiç şüpheniz olmasın.”

ii) Anıtlara kazılı İngilizce sözler: 

“Those heroes that shed their blood and lost their lives… You are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side in this country of ours. You, the mothers, who sent their sons from far away countries, wipe away your tears. Your sons are now lying in our bosom and are in peace. After having lost their lives on this land they have become our sons as well.” 

Türkiye’deki anıtların Türkçe sütunlarında “There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us” ifadesine karşılık gelen herhangi bir ifade bulunmamaktadır.

PERU GÜNLÜĞÜ - III


Yorucu Bir Titicaca Turu

8 Temmuz 2018

Sabah kahvaltı sonrasında, yine içinden gerekli eşyalarımızı sırt çantalarımıza alıp valizlerimizi emanet bırakarak otelimizden ayrıldık. Ayrılırken otel personelinden akşam 9'da bizi otel önünden Peru/Bolivia Hop Terminaline götürmek üzere taksi çağırmalarını rica ettik. Terminal pek güvenli bir yerde değildi ve kendi bulacağımız taksiye güvenmiyorduk.

Peru'ya gelmeden, internetten Peru Hop-Titicaca turunu satın almıştık. Otobüsümüz saat 22.00'da kalkıyordu ancak terminale yarım saat erken varmamız gerekiyormuş.

Otobüs saatine kadar mecburen Cusco’da vakit geçirdik. Bol bol çarşı pazar gezdik. Öğleden sonra San Blas meydanındaki coca müzesine gittik. Müze içeriği beklediğimizden daha çok ilgimizi çekti. Üstelik müzeye giriş parasızdı.
Hatun Rumiyoc sokağı, Cusco

9 Temmuz 2018

Gece yolculuğumuz hiç rahat geçmedi. Özellikle pencere tarafında olan ben gece boyu üşüdüm. Sabah hava ağarmadan Puno'ya vardık. Otobüsten indikten sonra dolmuş benzeri bir araç bizi Suite Independencia adlı bir hostele getirdi.

Titicaca gölü ve göl üzerindeki ziyaret ettiğimiz Uros ve Taquile adalarını çok beğendik ama tur bayağı yorucu geçti. Üstelik bir yandan da ishalle boğuşuyordum. Neyse ki hastalığım çok şiddetli değildi.

Sazlıklardan oluşan yüzen ada Uros

Taquile adası
10 Temmuz 2018

Peru Hop otobüsündeki yolculuğumuz bu kez biraz daha iyi geçti. Kısım kısım da olsa uyuyabildik. Bir diğer olumlu gelişme, otobüsün Cusco'ya bir ara muavin-rehberin telaffuz ettiği gibi 4.30'da değil 5.30'da varması oldu. Yolcular için tur hizmetleri kapsamında yolcuları otel/hostellerine bırakacak taksilerin ayarlanması sırasında 10-15 dakika daha geçmiş oldu.

Biz “drop-off” noktası olarak Cusco'daki evimiz Hotel Monasterio San Pedro'yu seçmenin bizim için en iyisi olacağını düşündük.

Hava aydınlanana ve etraf hareketlenene kadar otelin lobisinde bekledik. Ardından kahvaltı için, sandviçleri meşhur olan Jack’s Cafe’ye gittik.

Kahvaltıda lattemi içebildim ancak iştahsızlık yüzünden tostumun ancak üçte birini yiyebildim.

Kahvaltıdan sonra, ilk gün soroche hapı aldığımız Inkafarma'dan ishal için ve karın ağrısı/buruntu için iki tablet ilaç aldık. Neyseki pek ağrım, buruntum yoktu. Eczanedeki kadın, yine de olursa içersin diye onun ilacını da verdi.

Sonrasında, uçak saatine kadar epey vaktimiz olduğu için Cusco’yu karış karış gezmeye devam ettik. Doğal Tarih Müzesini gezdik. (Kişi başı: 3 Sol. Çok küçük bir müze.) Kalan vaktimizin büyük bölümünü ilaç niyetine kola içtiğim Café Ayllu’da geçirdikten sonra otelden bavullarımızı alıp taksiyle havaalanına yollandık…

Daha detaylı bilgi için: https://basakali.blogspot.com/2019/07/buyulu-ulke-peru.html

18 Temmuz 2019 Perşembe

PERU GÜNLÜĞÜ - II


Kutsal Vadiyi Keşif

5 Temmuz 2018

Saatimizi sabah 04.00’e kurmuştuk. 04.30’da, Başak’ın, içine gün içinde işimize yaramayacak eşyalarımızı koyduğumuz sırt çantasını otele emanet bırakıp, kahvaltı paketlerimizle otelden ayrıldık.

Burada bizim için hazırlanmış olan kahvaltı paketlerine ayrı bir paragraf açmak gerekir. Paketlerden meyveden, yağlı-reçelli ekmeklere, peynirli sandviçten, granola bara, çikolatadan hatta ciklete neler çıkmadı ki! Allah razı olsun...

Devam edelim. Yürüyerek yaklaşık 5 dakika mesafedeki otobüs durağına geldik. Durakta, o saatte bile en az 300 kişilik (bu tür tahminlerde iyi değilimdir gerçi) bir kuyruk birikmişti.

Yaklaşık 06.30’da otobüsümüz son durağına (daha doğrusu tek durağına) varmıştı. İlk işimiz, içeride tuvalet olmadığından, tuvalet kuyruğuna girmek oldu. (Tuvalet ücreti kişi başı 2 Sol idi.)

Tuvalet sonrası Machu Picchu’ya giriş için fazla beklememiz gerekmedi.

Doya doya gezdik Machu Picchu’yu. Güzel resimler çektik. Zaten burada güzel resimler çekmek için çok iyi fotoğrafçı olmaya gerek yok. Öğlen çıkışta pasaportumuza Machu Picchu damgasını bastırmayı da ihmal etmedik.

Machu Picchu

Machu Picchulu bir lama
Otobüsle tekrar köy merkezine döndük. Dışarıda biraz vakit geçirdikten sonra, sabah ayrıldığımız otele dönüp trenimizin saatini bekledik…

Tren yolculuğumuz da güzeldi. Karşımızda oturan iki Amerikalı kadın ile "speaking" pratiği yaptık arada. Perurail’in ikramları ise bu sefer daha da zengindi.

Saat 19.00’da Cusco’ya vardık. Dünden ayarladığımız bir taksi ile otele geldik. Ardından otelin önerdiği bir tur acentesine giderek, Cumartesi gününe (7 Temmuz) bir Moray-Maras turu ayarladık… (Hotel Monasterio San Pedro, 22.29)

6 Temmuz 2018

Sabah 06.00’da kalktık. 06.30’da kahvaltıya indik. Kahvaltı ABD sınırları içinde pek rastlanamayacak ölçüde iyiydi.

Kahvaltıdan sonra tuvalet ve ihtiyaç molası için odamıza kısa süreliğine uğrayıp lobide Tierras Vivas adlı tur firmasının elemanını beklemeye başladık.

Biraz gecikmeli olarak gelen bir kadın ve bir adam bizi arabayla tur otobüsünün kalkacağı yere götürdü.

Bugünkü turdaki duraklarımız sırasıyla Pisaq, Urubamba (Burada duruş amacımız öğle yemeğini yemekti.), Ollantaytambo (Bu ilginç isimli yer sayesinde, öncesinde Peru gezimize yönelik olarak yaptığımız kıyafet alışverişi sırasında Başak'a "sana olan tayt tam bu" diye espri yapabilmiştim.) ve Chinchero idi. (Hotel Monasterio San Pedro, 22.16)

Pisac
Chinchero'da dokumacı kızlardan yün boyamanın inceliklerini dinledik.

7 Temmuz 2018

Bugünkü Moray-Maras turunda, kısa süreliğine de olsa, bir kez daha Chinchero bölgesine uğradık. Burası ilk durağımızdı.

Tur otobüsüne sabah 08.15’te otelimizin önünden bindik. Chinchero’da dün olduğu gibi yine bir dokuma evini ziyaret edip dokumacı kadınların anlatımı eşliğinde yün liflerinin yıkanması, boyanması vb. süreçleri izledik ve ikram edilen muña çaylarımızı içtik.

Turun ikinci durağı Moray ve son durağı ise Maras’tı. Moray, bir tarım laboratuvarı olduğu düşünülen kat kat dairesel teraslardan oluşan ilginç bir arkeolojik bölge. Maras'ta ise hala kullanılmaya devam eden antik tuz havuzlarını görmek mümkün.

Moray

Maras
Bugünkü turumuz daha kısa bir turdu ve bu kez öğlen yemeğini içermiyordu. Maras'ın ardından tur otobüsü bizi yaklaşık saat 14.00’de otelimize bıraktı.

Otelde uzun süre kalmadık. Yemek için Pachapapa adlı bir restorana gittik. Güzel bir mekandı. Ben "lomo saltado" yedim. Başak ise ismini hatırlayamadığım vejetaryen bir yemek yedi. Porsiyonlar yine büyüktü. Yanında alkolsüz içecekler içtik… (21.38)

Lomo saltado
Daha detaylı bilgi için: https://basakali.blogspot.com/2019/07/buyulu-ulke-peru.html

15 Temmuz 2019 Pazartesi

PERU GÜNLÜĞÜ - I


Yolculuk... Soroche... İlk izlenimler


2 Temmuz 2018

16.11’de Rosslyn’den kalkan 5A otobüsü ile havaalanına geldik. Şimdi B67 no’lu kapıda American Airlines’in Miami uçağını bekliyoruz. Uçakta ufak bir rötar var. Normal saati 18.57’ydi. Şu an 19.10’da kalkması bekleniyor. (Dulles, 18.23)

3 Temmuz 2018

Miami havaalanındayız. Dulles havaalanında ve uçuş sırasında hep tatlı şeyler atıştırmıştık. Ben az önce vergili fiyatı 6.47 $ olan küçük bir kap domates çorbası içtim. Başak bir şey almadı. Çantamdaki mini blueberry muffinlerden birini yedi sadece. Lima uçağımız 02.05’te kalkıyor. (MIA, 00.07)

***

Çorba içtiğim yerdeki masaların birinde oturuyoruz hala. Uçağa biniş için bir saate yakın vaktimiz var. Biraz daha yazabilirim.

Miami havaalanında uçaktan indiğimiz noktadan, Lima uçağına bineceğimiz kapının çok yakınında olan şu an bulunduğumuz noktaya gelene kadar epeyce yürüdük. Dulles’ta da burada da birer kez aramadan geçtik. İkisi de fazla sıkıntılı olmadı. Şu ana kadar pasaportumuza çıkışa ilişkin bir kayıt düşülmedi. Normalde yurtdışı çıkışlarında pasaporta mühür basılıyordu diye biliyoruz. Bellki de bu işler artık değişmiş olabilir. Dediğine göre ABD’den dönerken annemin pasaportuna da bir şey basmamışlar.

İlk uçuşumuzda “I, Tonya” adli filmin büyük bölümünü izledim. Uçak Miami’ye indiğinde filmin bitmesine yarım saat kalmıştı. American Airlines’in sunduğu pek çok film seçeneği arasında İngilizce alt yazılı izlenebilenler de vardı ve bu da onlardan biriydi. Alt yazılı izlemesem, o uçak uğultusu eşliğinde filmden hiç bir şey anlayamazdım. Film keyfimi asıl baltalayan şey ise kulaklık girişinin bozuk olmasıydı. Kulaklık, deliğe belli bir açıyla sokulursa tek kulaklıktan ses almak mümkün oluyordu… (00.32)

***

Pasaportumuza Peru’ya giriş damgamız basıldı. 09.02’deki uçuşumuzu bekliyoruz.

Miami-Lima uçuşumuzda, menüden seçtiğimiz risottolu tavuk yemeğini yedikten hemen sonra uyku moduna geçtik. Uçak çok soğuktu, Sınırlı uçuş süresinde üşüye üşüye uyumaya çalıştık.

Lima-Cusco uçuşumuzun süresi yaklaşık bir buçuk saat olarak gözüküyor. (LIM, 08.18)

***

Cusco’daki ilk günümüze damgasını vuran şey soroche (yüksek irtifa hastalığı) oldu. Bu konuda epey uyarı duymuş, okumuştuk ama bunları yeterince ciddiye almamışız demek ki. Simcard almak için gittiğimiz dükkanda az daha düşüp bayılacaktım. Rengim sapsarı olmuş. Oradaki bir adam “almost white” ifadesini kullandı. Başak’ı epey korkuttum. İşimizi hallettikten ve ben kendimi biraz topladıktan sonra eczaneye gidip ilaç aldık. Daha sonra da La Feria Restaurant’a gittik. Yediğimiz yemekler güzeldi.

Nohutların tadı üç gün ağzımdan gitmedi.

Peru'nun meşhur kolası.

Burada insanlarla anlaşmak çok zor. Neredeyse hiç kimse İngilizce bilmiyor. Çoğu durumda biz İspanyolcayı anlamaya çalışıyoruz.

Yüksek irtifa ve belki biraz da yorgunluğun sebep olduğu olumsuz etkiler arasında, öğlenki baş dönmesi ve kısa süreli bulantı dışında, hafif baş ağrısı ve zaman zaman baş gösteren nefes alma zorluğunu da sayabilirim. Halen hafif başağrım sürüyor. Erken yatmamız iyi olacak.

Sanırım Cusco, akşamları; otelimiz ise günün her saatinde soğuk. Odada ısıtıcı ile ısınmaya çalışıyoruz. DC’de şu an hava 31 °C’ymiş, Cusco’da ise 12 °C. (Hotel Monasterio San Pedro, 21.11)

Cusco'daki yatağımız. Battaniyesiz yatılmaz.

4 Temmuz 2018

Sabah saat 4.50’de eşyalarımızı toparlayıp, iki valizimizi bir gün sonra teslim almak üzere otele teslim ettikten sonra, otelimizin bizim için hazırladığı kahvaltı paketleri ve sırt çantalarımız ile otelden ayrıldık. Arlington’dayken internetten ayarladığımız, otel önünde bizi bekleyen taxidatum adlı firmaya ait taksiyle yaklaşık 20 dakikalık bir yolculuk sonrasında Poroy tren istasyonuna vardık. Taksi şoförüne 40 Sol ödedik.

Tren için biraz vaktimiz vardı. Soğuk istasyondaki koltuklara oturup kahvaltı paketimizi açtık. Her bir paketin içinden bir pet şişe su, küçük bir paket pötibor bisküvi, bir mandalina ve bir de peynirli-salamlı sandviç çıktı. Sandviçleri paketlerin içinde bırakıp diğerleriyle karnımızı doyurmaya çalıştık. Yanımızda bir de Latam’dan kalan mini bir kitkat vardı. Bu yiyeceklerin yanında hem ısınmak, hem de soroche’ye karşı korunmak için istasyondan aldığımız koka yaprağı çaylarından içtik.

Koka çayı ve pötibör

Trene bindikten sonra, tren kalkana kadar, hatta kalktıktan sonra bir süre daha üşümeye devam ettik. Neyse ki sonrasında güneş açtı. Bu arada trendeki ısıtıcılar da etkisini göstermeye başlamıştı. Ve iyi ki tahıllı, çikolata parçacıklı ve üzümlü doyurucu bir kurabiye ile çay-kahve-meşrubat ikramı vardı. Tren için dünyanın parasını verdik gerçi, o kadar da olsun değil mi?

Tren, tren dediğim işte bu...

Machu Picchu köyüne (Aguas Calientes) varınca ilk iş yarının otobüs biletlerini aldık. Ardından otelimize (Hotel Andino) geçtik. Bu da öteki gibi sevimli bir otel. Biraz dinlendikten sonra dışarı çıktık. Başak’ın önceden bulduğu yakındaki bir restoranda sebzeli kinoa çorbalarımızı içtik. Çorbada ilk başta sarımsak sandığımız büyük boy mısır taneleri dikkatimizi çekti. (Dünkü yemekte de mor renkli patates vardı.) Çorbanın üstüne tavuklu risottoya benzer bir yemeği paylaştık. Porsiyonlar büyük olduğu için iyice doymuştuk.

Yemeğin ardından hem etrafı dolaştık, hem de hediyelik-hatıra alışverişlerimizi yaptık.

Perulular pazarlığa açık insanlar. Fiyatı beğenmezsen 5-10 Sol indirim yapıyorlar. İnatçılar 5 Sol’de kalıyor, bonkörlerse bazen 12 Sol’e kadar indirim yapabiliyor.

Ayrıca Peru’da şu ana kadar gördüğümüz hediyelik-hatıralık eşyaların hemen hepsi orijinal, ilgi çekici şeylerdi. Bizim küçük şehir ve beldelerimizde alacak şey bulmakta zorlanırız oysa ki.

Aguas Calientes’te de Cusco’da olduğu gibi bol miktarda sahipsiz köpekle karşılaştık. Hepsi de kendi halinde, işinde gücünde köpekler. Kimseyi rahatsız ettikleri yok…

Yarın günlerden Machu Picchu! (18.54, Andino Hotel)




2 Temmuz 2019 Salı

BÜYÜLÜ ÜLKE PERU

PERU GEZİSİ

Peru gezimiz ABD- Peru arasında uçuş yapan LATAM firması ile uçuş işlemlerimizin karmasını çözmeye çalışmakla başlıyor. Gezimizin 2 Temmuz 2018 Pazar günü başlaması öngörülürken ilk defa yolculuk yapacağımız aslında Güney Amerika’nın ne büyük uçak firmalarından olan LATAM firmasının azizliğine uğruyoruz. Yolculuktan bir gün önce tam da check-in zamanında soğuk duş etkisi yaratacak şekilde uçak firması tarafından uçuşumuz hem bir sonraki güne hem de transfer uçuş arası bekleme süresi 19 saat olacak şekilde değiştiriliyor.  Bu haber karşısında geceyarısı 2’ye kadar hem aracı firma ile hem de bir ulasanın bir ulaşamayanın pişman olduğu LATAM uçak firması ile olan telefon görüşmeleri sonucu uçuşumuzu ne yazık ki gene bir gün kayıpla ama en azından aktarma sayısını azaltarak ayarlayabiliyoruz. Bu noktada şansımızın yaver gittiği nokta ise Machu Picchu biletlerini Peru’ya varışımızdan 2 gün sonraya almış olmamız oluyor, aksi halde bu 1 günlük gecikme en büyük seyahat amacımız olan Machu Picchu’ya gidemememiz sonucu doğurabilecekti.

3 Temmuz 2018:
1.GÜN

Bugün gün boyu süren hazırlıklarımız ve tabiki Machu Picchu’ya gittikçe yaklaşmış olmanın verdiği heyecanla akşamüstü Virginia’dan kalkan otobüslerle Dulles Havalimanına geldik, ilk durağımız American Airlines ile Miami ve devamında LATAM ile Lima ve son olarak Cusco. Miami’e yaklaşık 5 saatlik uçuş sonrası vardık. Miami havalimanına ilk defa geliyoruz, havalimanın duvarları, dizaynı Florida bölgesinin sembollerinden olan Everglades ve benzer nam salmış Florida'ya ilişkin doğal ve turistik mekanlara dair ufak sloganlar ile bizi uğurluyor. LATAM'ın kapısına geldiğimizde İspanyolca’nın İngilizce karşısında baskınlığı hissedilmeye başlıyor. Hostesler İngilizce konuşmaktan imtina ediyorlar, İngilizce anlasalar dahi İspanyolca cevap vermekten çekinmiyorlar. Yolda tavuklu bir Peru yemeği yiyerek Peru yoluna düştüğümüzü daha iyi anlıyoruz, çünkü Peru mutfağında tavuk önemli yemeklerden birisi. Lima’ya 3 Temmuz sabah saatlerinde vardığımızda aslında Peru’da bir 80’li, 90’li yıllar Türkiyesi havasını soluyacağımızı hissediyoruz. Havalimanı oldukça kalabalık ve karakteristik kavruk tenli, elmacık kemikleri çıkık, gözleri çekik Peru halkı teknolojiden uzak kalmıyor telefonları ile uğraşarak uçaklarını bekliyorlar. Her ne kadar teknolojiden uzak kalmasalar desek de daha sonra Cusco'da Türkiye'de artık milat olan telefon kulübeleriyle karşılaşmak ya da Machu Pichu köyü olarak bilinen Aguas Calientes’te tüp taşıyan insanları görmek Peru'nun yeni yeni gelişmekte olan ülkeler arasında yer aldığının kanıtı adeta. Lima’dan Cusco’ya olan yolculuğumuz yaklaşık 1 saat sürüyor, Cusco yaklaşık 3700 metre rakım ile oldukça gökyüzüne yakın bir yerlerde kurulan bir şehir sanki. Bunun etkisi olarak genelde uçakla seyahat eden turistlerde görülen soroche ismiyle bilinen yüksek irtifa hastalığı ilerleyen saat ve günlerde bizim üzerimizde de kendini hissettirmedi değil. Cusco Alejandro Velaşco Estate havalimanına vardığımızda ilk işimiz paramızı onların para birimi olan Sol’e çevirmek oluyor; 3 Sol, 1 Dolar. Devamında önceden yaptığımız araştırmalar sonucunda çok sayıda yasal kaydı bulunmayan, üçkağıtçı taksicilerin havalimanında turist avına çıktığını öğreniyoruz. Bu bilgiyi doğrularcasına havalimanı çıkışında belki 50 taksici başımıza toplanıyor ve boyunlarına asılı kimliklerini göstererek kendilerinin yasal kaydı olan taksi olduğunu iddia etmeye başlıyor. Aslında bu bize buradaki tacir/işletmeci zihniyeti hakkında da ipucu vermiş oluyor, bir kere Peru’da çok fazla sokak satıcısı ve pazarlamacı var, bunlar turist olduğunuzu anladığı an başınıza üşüşmeye ve elindeki ürün/hizmeti ısrarcı biçimde pazarlamaya başlıyor. Aslında bu da biraz az gelişmiş ülke göstergesi değil mi? Biz ise bu karmaşadan kendimizi çok da başarıyla kurtaramıyoruz. Büyük bir ihtimalle üçkağıtçı birinin eline düştüğümüzü hissediyoruz. Her ne kadar taksicinin boynunda kimliği olsa da sonradan bizi resmi plakası olmayan bir araca bindirmesi bizde şüphe uyandırıyor, her ne kadar sağa salim otele varsak da yol boyu bir tedirginlik de yaşıyoruz. Yol boyunca Cusco aslında ilçe tadında bir şehir olduğunu hissettiriyor her ne kadar Machu Picchu sebebiyle turizmin başkenti olarak bilinse de. Otelimiz Monasterio San Pedro eski bir manastır imiş, kocaman bir avlusu ve bu avlunun etrafına dizili odaları var, şirin bir butik otel, çalışanlar oldukça misafirperver ve yardımseverler. Odamızda kocaman alpaka yününden iki battaniye var ki bu battaniyeler Cusco'nun ayaz geceleri için kurtarıcı oluyor çünkü Güney Amerika’da olmamızdan ötürü burası kış mevsimini yaşıyor her ne kadar kar sadece karların zirvesinde görünse de geceleri -1’e düşen bir sıcaklık var ve ne yazık ki ısıtma sistemleri o kadar da iyi değil ama alpaka yünü gerçek bir doğal ısıtıcı. Ayrıca odamızda otantik renkli kumaştan yatak örtüleri de gene Peru gelenekselini hissetiriyor. Bugün ilk işimiz Amerikan hattımızın Peru'da çekmemesi sebebiyle bir hat satın almak olacak. Otelimiz çok merkezi olduğu için çevrede çok sayıda Claro, Moviastar isimli GSM operatörlerini bulmak zor olmuyor. Bu esnada otelimiz yakınında renkli bir pazarın olduğunu, San Francisco meydanına 5 dklik mesafede olduğumuzu ve meşhur Plaza de Armas’a sadece 10 dk’da ulaşabildiğimizi fark ediyoruz. Otel civarında çok sayıda sokak satıcısı var, bunlar churo’dan; Peru’nun yüz bin çeşit mısırına,  salçalı sulu yemekten daha sonra Aguas Calientes’te hep aynı köşede göreceğimiz teyzenin birçok farklı aromada sattığı keke benzer kek ve benzeri atıştırmalıklara kadar her şey ama her şeyi sokakta pazarlayabiliyorlar. Sırtlarında ya da kucaklarında hörgüçleri ile (bu hörgücülerin içinde bazen birkaç aylık bebekleri veya yükleri bulunuyor) rengarenk kıyafetli teyzeler çok dikkat çekiç, bunlar turist çekmek için değil, günlük hayat rutini olarak böyle giyiniyorlar ama tabi bunun pazarlamasını yaparak foto çekmek istediğinizde ‘sol sol’ diye bahşiş istemekten de geri kalmıyorlar. Ayrıca bu teyzelerin şapkaları takma şekilleri onların medeni halleri hakkında da bilgi veriyor, dik olursa evli, açık olursa bekar, yarı dikse evliliğinde sorunları olduğuna delalet olduğuna dair bir rivayet de var.






Günümüze dönecek olursak, Movistar isimli GSM operatörüne karar veriyoruz hat almak için. Tam hattın satım işlemi esnasında Ali’nin yüzü sapsarı kesiliyor, başı dönüyor ve adeta bayılma eşiğine geliyor. Hemen bir sandalye bulup oturtuyoruz, bu aslında tam anlamıyla bir soroche/yüksek irtifa hastalığı belirtisi, bu yükseklik ben de biraz baş ağrısı ve kulakta dolgunluk hissi yapıyor ama Ali’yi biraz daha derinden etkiliyor. Okuduğumuz forumlarda ilk günler yüksekliğe adapte olmaya çalışıp çok bünyeyi yormamak gerektiği yorumlarının sebebini daha iyi anlıyoruz. Hatlarımızı aldıktan sonra burda çok sayıda bulunan eczanelerden birine gidip Ali’nin durumunu anlatıyoruz ki buradakiler bu tip vakalarla çok karşılaştıkları için hafif gülümsüyor, durumu gayet normal karşılıyorlar, ilacımızı alıp yemek yemeğe geçiyoruz. Eczanelerde ilaçlar tablet halinde satılıyor, Türkiye’deki gibi kutu kutu değil.






Yemek mekanımız Plaza de Armas’da bulunan La Feria, geleneksel Peru yemekleri mevcut. Etraf otantik döşenmiş hatta eski tip bakır şu testilerinden lambalar ile otantikliğini yeterince hissettiriyor. Yemek olarak ise buranın 3000 çeşit patatesinden biri olan mor patates ile zenginleştirilmiş safranlı tavuğunu tadıyorum. Tabaklarımız menekşe ile süslenmiş, bu da yemeğe ayrı bir hava katıyor. Ve içecek olarak tabiki tipik sarı rengi ile yörenin içeceği İnka Kola, normal koladan biraz daha farklı biraz daha fazla tatlı olduğunu hissettiriyor. Ayrıca masa bu yörenin baharatlı hafif acı sosları ve soğanlı biberli ufak salataları ile garson tarafından zenginleştiriliyor. Peru yemeklerinin neden tavsiye edildiğini anlıyoruz. Yemek sonrası Plaza de Armas’da biraz tanımaya çalıştıktan sonra gene Cusco’nun meşhur tarihi merkezlerinden olan Qurikancha’ya Temple of Sun’i görmeye gidiyoruz. Burasını sadece dışarıdan görüyoruz, içeri kısım paralı ve ınternet üzerinden gördüğüm kadarıyla Doğu kültüründeki bedesten veya medreseleri andırıyor. Buranın tam yanında otantik bir sanat galerisini geziyor, bol bol alpaka yününden çeşit çeşit geleneksel kıyafetleri, kinoa tohumlarını –kinoa da patates gibi bu yöre ile özdeşleşen ürünlerden- İnka maskelerini görüyoruz. Ve sonrasında Avenue de Sol üzerinde ufak birkaç İnka uygarlığını resmeden muralı görüp otelimize dönüyoruz, çünkü ertesi gün büyük gün Machu Picchu köyü olan Aguas Calientes’e geçeceğiz.



4 Temmuz 2018
2.GÜN
Sabah -aslında sabah yerine geceyarısının sabaha dönmekte kararsız olduğu saatler demek daha tanımlayıcı olabilir- otelden aldığımız paket kahvaltımız eşliğinde taksiyle Poroy tren istasyonuna ilerliyoruz. Burada erken saatlerde yola dökülmek bir turist rutini olduğu için çoğu otel/hostel turistlere paket kahvaltı hazırlamayı gelenek halien getirmiş. Poroy, aslında Cusco’ya yakın olan başka bir ilçe/köy. İstasyona vardığımızda yavaş yavaş insanların istasyona gelmeye başladığını görüyoruz ve daha sonraki günlerde fazlasıyla içimize işleyen o soğuğu hissetmeye başlayıp hemen paket çay formatında da olsa ilk “coca” çayımızı içiyoruz. “Coca’ çayı burada soroche/ yüksek irtifa hastalığının doğal çözümlerinden birisi o nedenle her yerde bulmak mümkün. Lakin örneğin Amerika’ya bu çayı veya otu götürmek yasak. Trenimiz Perurail, buranın 2 büyük firmasından birisi. Perurail tanın yeni ağardığı saatlerde şirin, yol boyunca yükselen dağ sıralarını görmemizi sağlayan camlı tavanı, İnka uygarlığının doğduğu topraklarda olduğumuzu hissettiren etnik döşemeleri ve duvar süslemeleri ile ayrıca keyifli bir yolculuk geçirmemizi sağlıyor. Tren yolculuğu esnasında bu yörenin meşhur içkisi olan Pisco Sour da trende satılıyor. Hatta bu içkinin  tren görevlileri tarafından yapılışına da şahit oluyoruz, yumurta akı ile birlikte alkolü güçlü biçimde sallamak suretiyle hazırlıyor görevli Pisco Sour’u. Yol yaklaşık 3 saat sürüyor, yol boyunca gördüğümüz köyler, tarlalar aslında Türkiye kırsalını hatırlatıyor. Aguas Calientes’e yaklaştığımızda dağlık bölgelerin birinde tam tepemizdeki dağda küçük camdan iglo evlerin dağın sivri yamacında asılı durduğunu görüyoruz, burada tren kondüktörü de bir anons yaparak dağdaki iglolara dikkatimizi çekiyor, burası dağcıların tırmanarak ulaştıkları küçük iglolar, dağ manzarası eşlinde konaklıyorlar dağa eklemlenmiş bu camdan odalarda manzara çok nefes kesici içimizden orada olmak enfes bir his olmalı diye geçiriyoruz.

Ve Aguas Calientes'teyiz. Birçok kişi bizim yaptığımız gibi bir gün öncesinden AguaS Calientes’e gelip ertesi gün Machu Picchu’yu görüp aynı gün dönüyor, bu çok rasyonel bir plan. Bir diğer seçenek yakın bir turistik şehir olan Ollantaytambo’da konaklayıp Machu Picchu’ya geçmek. Biz Aguas Calientes’de konaklamayı tercih ediyoruz.



Pachamama bebegi
Pazar


Aguas Calientes



Aguas Calientes’e vardığımızda istasyon tam da meşhur Peru pazarlarından birinin içinde denebilecek yakınlıkta. Peru’da her türlü hediyeliğin satıldığı pazarlar meşhur ve birçok yerde de bu pazarları görmek mümkün renkli hediyeliklerden, kazaklara, eldivenlere veya masa örtülerine kadar neler neler satılıyor bu pazarlarda. Aguas Calientes’i Karadenizdeki Çamlıhemşin’e benzetiyorum, yemyeşil aslında ama az gelişmiş kendi ufak şartlarında varlığını sürdüren bir köy havasında. Ortasından Urubamba nehri geçiyor. İlk işimiz Machu Pichhu antik şehir alanına erişim için kullanacağımız otobüsün  biletlerini almak. Tek gece kalacağımız otelde biraz dinlenip şehri biraz dolanıyoruz. Burası oldukça küçük, hot spring olan kaplıcalara da ev sahipliği yapan bir şehir. Merkezinde biraz ilerlediğimizde birçok tüpçünün olduğu bir bölgeye geliyoruz ki bu köyde tüp kullanımının yaygın olduğunu anlıyoruz. Yemek için ise gene yöresel bir tat deneyelim düşüncesindeyiz. Bu sefer yemeğe bu yörenin en karakteristik tahıllarından olan kinoadan yapılan çorba ile başlıyoruz. Çorbanın içinde kocaman mısırları görünce boyutlarına inanamıyoruz. Kavrulmuş mısırını da tattıktan sonra pazarda biraz dolanıp otele geçiyoruz, yarın sabah bu sefer ana hedefimiz olan Machu Pichhu için çok erkenci olacağız.




5 Temmuz 2018
3. GÜN
Bugün bu yörenin yerel dili olan Quechua'ca  "Yaşlı Zirve" anlamına gelen Peru'ya gelmemizin temel sebebi olan Machu Picchu'ya gidiyoruz, oldukça heyecanlıyız. Sabah 4 buçukta otelden paket kahvaltılarımızı alıyoruz ve fark ediyoruz ki yalnız değiliz tüm Machu Picchu tutkunları aynı şekilde hazır, kahvaltılarını alıp yollara düşmüş. Hele ki otobüs durağının önüne geldiğimizde metrelerce uzayan kuyruk olayın hayranlık ve ilgi boyutunu gösteriyor. Bu kuyruğu görüp de nasıl eriyecek diye endişelenmek çok yersiz çünkü sabah 5.30’da başlayan servisler için 20’yi aşkın otobüs vızır vızır çalışıyor, kısa sürede 6’da açılan Machu Picchu alanına 6’yi biraz geçirerek ulaşabiliyoruz. Amacımız günün doğusuna Machu Picchu alanında şahit olmak. Ama ne yazık ki yol üstünde gün ağarıyor.



Guard House
Storage Houses

Machu Picchu



Ve işte İnkaların mistik şehri, Hiram Bingham'ın 1900'lu yıllarda keşfettiği dünyanın yeni 7 harikasından biri olan Maccu Picchu karşımızda!! Şehrin ana girişinde Storage Houses’dan geçiyoruz, manzara gerçekten kartpostallardakinden de güzel, görkemli ve bir o kadar da dingin, hiç duymadığımız kuş sesleri duyuyoruz burada. Hatta sonradan kitapçılarda Machu Pichu kuşları isimli kitaplar gördüğümüzde anlıyoruz burası aynı zamanda özgün kuş çeşitliliğini de barındırıyor. Şehir aslında bir yamaç üzerine kurulmuş. Storage Houses’dan sonra şehrin yüksek kısımlarına doğru çıkarak bu sefer de Guard House’dan ayrı güzellikteki bir manzarayı yakalıyoruz. Biraz daha yukarı çıktığımızda İnka Trail veya başka organizasyonlarla Machu Picchu dağına çıkışın olduğu bölgeye geldiğimizi fark ediyoruz, burada insanlar ufak taraçalara uzanmış kimisi bir şeyler atıştırıyor, kimisi manzarayı içine çekiyor ya da yoga yapıyor. Devamında şehrin ana kapısındayız. Ana girişte aynı zamanda Temple of Sun olan tapınak alanlarını da görüyoruz, burada evler, tapınaklar hiç kerpiç veya başka inşaat ve benzeri yapı malzemesi kullanılmadan sadece taşlar yan yana sıkı biçimde dizilmek suretiyle yapılmış ve bu bölgedeki yapılar depreme de son derece dayanıklı sadece Sacred Temple’da sergilenen bir grup yapı şehirde yıllar içinde olan depremlerden etkilenmiş. Bu taşların nasıl buraya getirildiği ise hala çözülmemiş bir gizem. Şehrin içinde görülmesi gereken yerler birbirine yakın mesafede. Three Windows denen 3 pencereli geniş alanda gün doğumu çok güzel yakalanıyormuş, gene biraz yukarı çıkarak gördüğümüz ayrı bir kocaman kaya parçası intihuatana’da ekinoksu tam olarak ortaya koyan doğal göstergeler adeta. Buradan İnkaların gökbilimle yakından ilgilendiklerini anlıyoruz. Manzara her yerden apayrı güzel, foto çekmeye, etrafa bakmaya doyamıyoruz. Ve tabiki mekana dağılmış olan lamalar. Alpaka görmeyi de çok arzu ediyoruz ama bugün lamalar günü. Hele ki bir tanesi oldukça evcimen, muz kabuğu ile oyun yapan bir turist kızın sağından solundan poz vermeyi ihmal etmiyor.



Huayna Picchu
 Sonrasında Sacred Rock denilen kocaman kutsal bir kayayı görüyoruz ve karşımıza Huayna Picchu gişesi çıkıyor, daha profesyonel ve idmanlı Machu Picchu severler bu dağa da tırmanıyor, Machu Pichu'ya göre çok daha dik tırmanışlı profesyonel bir deneyim isteyen bir yol burası. Huayna Picchu üzerinde tırmanışa geçenlerin minik silüetlerini de bulunduğumuz noktadan takip ediyor ve sonrasında Urban Sector alanında biraz soluklanıyoruz. Şimdi sırada ve son olarak Temple of Condor var, aslında burada akbaba şeklinde bir taş olduğu söyleniyor ama biz çok da benzetemiyoruz. Ve Machu Picchu’yu hayatımızdaki önemli bir gezi başlığı olarak görkemli biçimde yerleştirerek 12’ye doğru alanı terk ediyoruz. Burada sabah 6-12 ve öğlen 12-6 olmak üzere sabah ve öğleden sonra grupları var her grup için 2500 kişi sınırı koymuşlar ki alanın doğal yapısı fazla turist akını sayısı ile tahrip olma riski yaşamasın. Bu gerçekten de mantıklı bir çözüm çünkü turistik dönemde gittiğimiz için ne kadar kalabalık olabileceğine şahit oluyoruz.







Alan çıkışı önce pasaportumuza unutulmaz bir hatıra olarak Machu Picchu damgasını basıyor ve sabah bindiğimiz otobüslerin dönüş seferi kuyruğuna giriyoruz bu sefer.  gizemli ve bir o kadar etkileyici bu şehri arkamızda bırakarak Aguas Calientes’de tren saatimizin gelmesini bekliyoruz. 3 saatlik tren yolculuğu sonunda Cusco’ya dönüyoruz. Bir sonraki günün planı Sacred Valley.




6 Temmuz 2018
4. GÜN
Bugün Machu Picchu’nun tadı damağımızda kalsa da bu büyülü ülkede bulunduğumuz her günü dolu dolu geçirmek istiyoruz. Sacred Valley turuna başlıyoruz erken saatte. İlk durağımız pazarları ve taraçalı tarım alanları ile meşhur Pisac. Pazarları haftanın Pazar günlerinde daha renkli ve kalabalık olduğundan ve günlerden Pazar olmadığı için sadece yol üstündeki pazarcı teyzelerden incik boncuk süsler bakabiliyoruz. Burada tesadüf Machu Picchu’da karşımıza bir türlü çıkmayan, şirinliği sebebiyle görmeyi çok arzu ettiğimiz bebek alpakayı Perulu bir teyze süsleyip püsleyip sergiliyor. Biz de ufak bir bahşiş karşılığında hem alpakayı seviyor, okşuyor hem de alpaka ile foto çektiriyoruz:)

 
Miradoy Taray



Burada Pisac merkezde gümüş yapımını yerel atölyelerde izliyoruz, doğal deniz taşlarından süslenmiş gümüşler gerçekten çok zevkli. Cusco’nun renkli bayrağını da temsilen renkli taşlardan bir yüzük almadan edemiyorum. Yol üstünde güzel dağlık doğa manzaralı bir seyir noktasında duruyoruz. Burası Mirador Taray. Ve işi farklılığı ve yüksekliğe göre ekim biçiminin de patatesten mısıra kadar değiştiği tarım taraçalarını görüyoruz, gerçekten hiç böyle kat kat yeşil taracalar önceden gördüğümüz manzaralar değil, bu taraçaların daha üst kısmında da gözetleme kulübeleri yapılmış ki burada yapılan tarıma dışarıdan gelebilecek tehlikeleri engelleyebilsin diye. Aynı zamanda bu bölgenin en büyük kaya mezarlığını da görüp gözetleme kulübelerinin olduğu kale bölgesine tırmanıyoruz. Her ne kadar irtifaya alışmış gibi olsak da hafif yokuşlarda nefes nefese kalmamız aslında halen irtifaya adapte sürecinde olduğumuzu gösteriyor. Kalenin zirvesinden de Pisac’ın taraçalarını kuşbakışı görüp öğle yemeğine geçiyoruz. Fonda pan flüt ve mandolin eşliğinde canlı müzik ve leziz Peru yemeklerinden tadıyoruz. Burada yerel gruplar hem restoranları gezip müziklerini icra ediyor, insanları eğlendiriyor, hem bahşiş toplayıp kendi albümlerinin de reklamını yapmış oluyorlar, daha sonra benzer hatta daha profesyonel müzik yapan bir grup Puno’daki restoranda karşımıza çıkacak.




Ollantaytambo
Öğle yemeği ardından sırada şirin, arnavut kaldırımlı şehir Ollantaytambo var, burada da askeri ve şehrin korunması amaçlı inşa edildiği düşünülen koca koca taş taracalar var. Tam tarihi antik kalıntıların karşısındaki dağda ise ulak kaleleri var. İnkalılar bu tarz ulakları bir haberin yayılmasında çok kullanırlarmış o nedenle birçok yerde onların kalelerini/yapılarını görmek mümkün, şehir halkı önemli haberlere ya da yöneticiler diğer şehirlerden gelen siyasi, yönetimsel haberlere bu ulaklar yardımı ile ulaşıyormuş. Ollan da (yerlilerin deyişi ile) oldukça güzel sadece yüksekte olduğumuzdan oldukça rüzgarlı. Burayı tamamladıktan sonra Sacred Valley türünün son halkası olan Chincero’dayız. 
Burada yükseklik Cusco’yu da geçerek 3800 metreyi buluyor. Yol üstünde küçük şirin gölleri var bu bölgenin.Burada asıl özgün olan aktivite alpaka yününden nasıl kazak örüldüğüne dair süreci anlatan atölyelere gitmemiz oluyor. Gene yöresel giyinen Perulu genç kızlar bu süreci bizlere canlı canlı anlatıyorlar. Önce buranın organik sabunları suyun içine rendeleniyor sonra  alpaka yünü bu sabunlu sıcak suda yıkanıyor, gerçekten bu organik sabunlar kirli alpaka yünlerini bembeyaz hale getirebiliyor. Sonra bu alpaka yünlü sabunlu şu güveç gibi toprak tencerelerde kaynatılıyor, bu esnada tamamen doğal otlar kullanılarak yüne istenilen renk verilebiliyor. Örneğin mor renk mor mısırdan elde ediliyor. Hatta kimi otlardan çıkan renkler birleştirilince öyle bir bileşim ortaya çıkıyor ki yöre kadınları bunu ruj olarak kullanıyorlarmış. Bu bilgilendirici turun sonrası bu şirin Perulu kızlar ürünlerini satmaya çalışıyorlar bizlere. Bebek alpaka yünü, yetişkin alpaka yününe göre çok daha kıymetli, örneğin 50 sole yetişkin alpaka kazağı alınabilirken, bebek alpakada bu fiyat 300,400 sole kadar çıkıyor. Chincero’da son durağımız tarihi önemi olan, içinde türlü türlü çiçek motiflerinin olduğu bir kilise. Buradan ve benzer şekilde Temple of Sun gezimizden çıkardığımız sonuç Katolik Perulular kiliselerinde model insan kullanmayı, kiliselerde sergilenen din büyüklerinin heykellerin yanına ufak oyuncak hayvanlar koymayı, modelleri renkli renkli süslemeyi seviyorlar. Ülkede geniş bir renk çeşitliliği olduğunu sokaklarda rengarenk giyinen kadınlardan anlamak da mümkün, adeta burası renkler ülkesi. Ve Chincero sonrası turumuzu tamamlayarak Cusco’ya dönüyoruz.

7 Temmuz 2018
5.GÜN
Maras
Bugün Moray-Maras yolundayız. Buraya gidiş yolumuz gene Chincero’dan geçtiği için bugünkü turumuz da başka bir Perulu örgücü genç kızların atölyesine götürüyor. Böylece farklı atölyelerde alpaka yününden nasıl kazak yapılıyor görmüş oluyoruz. Ve bir tarım laboratuarı olarak düşünülen Moray’dayız. Burası tarım yapılmakta olan iç içe geçmiş yeşil halkalardan oluşun tarım arazileri, bu halkalardan her birinde farklı bir tarım ürünü ekiliyormuş. Halkaların farklı yüksekliği farklı tarım ürünlerini ekmeyi elverişli hale getiriyormuş. Bu halkalı tarım yapılarından 3 tane var bu bölgede. Oldukça estetik bir görüntüsü de var Moray'ın. Sadece Moray alanı değil çevrede kar örtülü dağ zirveleri de müthiş manzaralar vaat ediyor. Ve Maras tuz madeninindeyiz, Pamukkale’yi andırır bir havası var. Maras tuz taraçalarından oluşuyor, çevreden gelen sıcak tuzlu su-aslında yeraltından gelen şifalı kaplıca suyu da diyebiliriz- bu oluşumu ortaya çıkarmış. Tuz taraçalarının içine sadece çalışanlar girebiliyor. Manzara oldukça sıradışı kat kat oluşan tuz gölcükleri.
Moray
San Blas


12 Cornered Stone
Turun ardından entellektüel, bohem havanın solunduğu San Blas’a geçiyoruz. Yol üstünde 12 Cornered Stone’u görmüş oluyoruz. Bu da aynı Machu Picchu'daki yapılar benzeri kerpiç ve benzeri inşaat malzemesi kullanılmadan yapılan taş sıralarından oluşan bir duvar.  Kayaların arasından bıçak sokmanın dahi mümkün olmadığını öğreniyoruz. San Blas oldukça yüksekte kalan merdivenlerle tırmanalınan, mavi kapıları, pencere pervazları ve beyaz kerpiç evleri ile kıyı semtlerini hatırlatıyor bize. Burada gene önceden ismini duyduğumuz restoran Pachapapa’da Ali buranın yöresel et yemeği Lomo Soltado yiyor, ben de quinolai sebze yemeğini gene mor mısır, üzüm vs meyvelerden yapılan taze meyve suyu ile tamamlıyorum. San Blas’ta biraz dolanıp bu sefer Hatunrumiyaq köşesindeki 12 Cornered Stone’un akşam manzarasını görüntülüyoruz. Bu çevrede zevkli, butik cafeler, hediyelik eşyacılar, yüncüler mevcut. Perulular’ın çok fazla bayramı, seramonisi olduğu için ve Katolik adetlerini de uyguladıkları için küçüklü büyüklü kutucuklara minyatür insan figürlerini oturutuyorlar ve o etkinliği küçük minyatür yapı içerisinde resmediyorlar. Oldukça zevkli ve orijinal olan bu süslemelerden satın alamasak da bol bol fotolarını çekiyoruz.


8 Temmuz 2018
6. GÜN
Painel de Juan Bravo
Bugün akşam Puno’daki Titicaca gölü turumuz var ama akşam 9’da başlayacağı için gün boyu Cusco’dayız. Bugün Cusco’da Öğretmenler günü imiş, öyle olunca San Francisco meydanında kutlamalara şahit oluyoruz. Zaten o kadar fazla kutlaması olan ve kutlamayı da bir o kadar seven bir halk ki buraya geldiğimizin ikinci gününde sabah erken başlayan top patlamalarından ilkten irkiliyoruz ama aslında bu top patlamaları sadece kutlama amaçlı imiş. Bu kutlamalara şahit olduktan sonra Av. De Sol yoluna düşüyoruz çünkü bu yolun sonunda hem Juan Bravo isimli mural sanatçısının İnka tarihini anlatan renkli sokak graffitilerini görmeyi hem de Artesanal isimli giysi, sus eşyası pazarını ziyaret etmeyi hedefliyoruz. Artesanal karşısında da tepesine Maya güneş figürünün konduğu rengarenk bir yapıt var hatta burada Cusco’nun coğrafi olarak şeklinin benzetildiği Puma figürü de mevcut. Burada da foto çektikten sonra Artesanal’ı gezmeye başlıyoruz.



Ogretmenler Gunu :)





Cusco soğuğundan korunmak için alpaka yününden bir kazak alma hedefim var. Kendi ördüğü el örgüsü ürünleri satan bir teyzeden bir hırka alıyorum lakin tam son bir defa hırkaya göz gezdirirken birçok yerinden iplikciklerin çıktığını, gelişigüzel örüldüğünü fark ediyorum ve teyzenin ‘aaa amigo,aa amigo’ diye feryatları olsa da ürünü iade ediyorum. Burada çantalardan küçük halılara, kıyafetlerden anahtarlara birçok hediyelik var ama o kadar kaliteli değil ne yazık ki. Yani aslında Cusco’da hediyelik eşya veya hatıra bir ürün bulmak çok zor değil ama zarif ve kaliteli bulmak bir nebze yorucu. Artesanal’den sadece Pisac gümüşcusünden aldığım yüzüğü tamamlamak adına bu bölgeye özgü doğa ana sembolü olan Pachamama figürlü bir gümüş kolye üçü alıyorum. Burada ufak bir Kayserili olmak işten bile değil. Çünkü buradaki esnaf pazarlığa çok açık, hatta siz bir şey söylemeden sizin için şu fiyat olsun diyerek kırıyorlar fiyati.  nedenle pazarlık yapmaktan çıkmak pek mümkün değil bu tip pazarlardan: ) Bu pazardan kazak hüsranı ile dönüyor yolda bir de Feria Artesanal’ine uğruyoruz. Kazak almam elzem hale geliyor çünkü akşam yolculuğumuz olacak ve önümüzdeki her 2 gün ve gece için de sıcaklığın üşütmeye devam edeceği açık. Ve biz tedbirsiz bir biçimde sonbahar kıyafetlerimizi getirmiş bulunduk bu bölgeye. Güney yarımkürede olduğumuzu ve burada kış mevsiminin yaşanmakta olduğunu unutmamamız gerekiyordu. Neyse ki Feria Artesanal’inde kazağım beni bekliyor. Oldukça severek bebek alpaka-alpaka karması bir kazağı pazarlık sonrası 72 sol’e alıyorum ve sonrasında Titicaca günü ve soğuk Cusço sokaklarında kurtarıcım oluyor kendisi. Yol üstünde gene ışıl ışıl Temple of Sun karşımıza çıkıyor, burayı tekrar fotoladıktan sonra yan sokaklardan gene bebek alpakaları süsleyip püsleyen Cusco teyzeleri karşımıza çıkıyor, uzaktan bize sesleniyorlar foto çektirmek için. Biz onları fotolamakla yetiniyoruz bol bol, bebek alpakaların küçük otları yemeleri adeta spaghetti yercesine çok sevimli geliyor bize. Günümüz akşam 9’a kadar uzun olduğu için San Blas tarafındaki cafelerden birinden kahvemizi alıp buradaki banklarda oturup quinalı çikolatalarımızı yiyerek kahvelerimizi yudumluyoruz, bu esnada yan taraftaki Coca müzesinin free günü olduğunu görüyor kendimizi orada buluyoruz. Küçük ama bilgilendirici bir müze. Bir yanaklarına coca bitkisini doldurmuş büstler dikkatimiz çekiyor. Coca yaprağının konduğu çömleklerin bile ayrı ayrı isimleri var. Devamında sokaklarda gezinmeye, özgün hediyelik dükkanlarına girip çıkmaya devam ediyoruz. Akşam ise gene bir Peru mutfağındayız, bu sefer ben Lomo Soltado tadıyorum ortaya gelen otlu buraya özgü olan ekmekle birlikte. Ve coca çayı ile tamamlıyorum akşam yemeğini. Yaprakları adeta adaçayı içer gibi bir hava veriyor, tadı da ada çayına benzemiyor değil. Ve akşam 9 itibariyle Titicaca türünü yapacak Peru Hop turizmin kendi terminaline gidiyoruz, birçok backpacker gençliği ile birlikteyiz bu son turumuzda. Bu turda ilk kez İspanyolca dil hakimiyetinden İngilizceye dönüyoruz, turda İngiliz ve Amerikalı çok. İki katlı otobüsle Puno’ya doğru 5 saatlik gece yolculuğumuz başlıyor.





9 Temmuz 2018
7.GUN
Mercedes
İki katlı Peruhop otobüsünden sabaha karşı bir transfer aracına binerek ara durağımız olan hostele geliyoruz. Bu hostelde kimi backpackercilar düş almaya, kimisi de yerleşmeye koyuluyor.  Hostelin küçük kasvetli atmosferinde küçük bir kahvaltı alanında vasat kahvaltımızı alıp, Titicaca türünün kalkacağı Titicaca limanına geçiyoruz. İlk olarak sazlardan oluşan Reed İsland’a gidiyoruz. Burada yerli yaşayan Ur halkı kamışlardan yapılan evlerde yaşıyor, gelen turistlere sattıkları hediyeliklerle geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar. Onlarınki de tam anlamıyla bir hayat mücadelesi aslında. Bu adalar aslında şu an yok olmak, gole gömülmek üzere, ada sakinleri tarafından korunmaya çalışılıyor, dibindeki toprağın üstüne bu sazlarla örtmek suretiyle ada toprakları dolduruluyor, aslında burası doldurma bir ada.Zaten adaya ilk adım attığınızda aslında bir toprak parçası üzerinde değil de, sallanan yaylı bir yatakta olduğunuz hissine kapılıyorsunuz. Sazların arasında her adımımızda bu his devam ediyor. Titicaca dünyanın en yüksek rakımlı golü, suyu tuzlu olmadığından ada halkları tarafından günlük kullanım için çok tercih edilmiyor. Adada turistleri Mercedes ismini verdikleri saman kayıklarda gezdirme turları da düzenliyorlar. Biz de bu tura katılıyoruz.


Reed Island
Reed ısland
Bu esnada ada kadınları rengarenk kıyafetleri içinde bize ufak şarkılar ile bir gösteri de yapıyor ve hepimizin teker teker elimizi sıkıyor adeta bir misafirperverlik seramonisi sergiliyorlar. Bunlar gerçekten başka türlü göremeyeceğimiz özgün deneyimler. Ada sakinlerinin bir kısmı kendi kulübelerini de gösteriyor. Böylece ada halkının yalın, temel ihtiyaçları karşılamaya yönelik yaşam alanlarını da görmüş oluyoruz.


Taquile Island
İkinci durağımız golün üçüncü büyük adası olan Taquile Island. Bu ada 3900 metre kadar yüksek ve adaya indiğiniz zaman da tırmanmaya devam ediyorsunuz çünkü ada oldukça dağlık. Burada fena halde nefes nefese kalıyoruz artık yüksek irtifaya göreceli alışmış olmamıza rağmen. Adanın özgün kapılı girişleri var. Burada alpaka yünlerinin yıkandığı organik sabunların üretimi de yapılıyomuş, hatta sadece bu adada yapıldığı bilgisini ediniyoruz. Öğle yemeğinde aynı zamanda buraya özgü berelerin nasıl yapıldığı da ada sakinleri tarafından bize anlatılıyor. Gene yöresel kıyafetlerin ipuçlarından kişinin medeni halinin nasıl anlaşılacağına dair yapılan açıklamaları dinliyoruz zevkle. Titicaca gerçekten son günlerin yorgunluğunun en çok hissedildiği gezi oluyor bizim için ne yazık ki. Belki daha enerjik olsak Taqile ısland’da daha fazla ve etkin zaman geçirebilirdik. Puno’ya döndükten sonra önce hostelimize uğrayıp ordan bu sefer Puno’nun Plaza de Armaş’ın da dolanmaya başlıyoruz. Burası Cusco’ya göre çok daha küçük ama daha temiz bir şehir gene 80’lerden kalma havayı soluduğumuzu hissediyoruz. Tesadüf karşımıza ikinci el kitap satan sahafların olduğu bir meydan çıkıyor, en azından Puno halkının kitapla az çok ilgilendiğini görmek de güzel oluyor. Yemek için girdiğimiz restoranda diğer kimi Cusco restoranlarında da dikkatimizi çeken aile işletmesi havasını hissediyoruz. Bir yanda işletme varlığını sürdürürken, diğer yanda işletmecinin çocukları gelip gidiyor, hatta bu tarz yerlerde alt kat restoran, üst kat işletme sahibinin evi oluyor. En son Puno’da gittiğimiz restoranda da işletmecinin  büyük oğlu okuldan gelmiş ödevlerini restoran masalarının birinde yapıyor, küçük kardeş de onu takip ediyordu. Sonra diğer kardeşlerle merdivenlerden yukarı evlerine çıkıp iniyorlar. Biz de onların günlük hayatını uzaktan gözlemlemiş oluyoruz ki bunlar hep güzel anılar olarak hafızalarımızda yer ediniyor. Restoranda yemeklerimizi tam bitirirken hoş bir sürpriz daha oluyor, o da yöresel ve bir o kadar da hevesli yerel bir Puno grubu geleneksel müzikleri ile modern tınıları sentezledikleri parçalarını çalıyorlar, bunu dinlemek hele ki zevkli melodiler çalabilen bir gruptan dinlemek hiç fena da olmuyor;) Tıpkı Pisac’daki gibi grubun albüm satışına yönelik masa masa turlamaları, bahşiş talepleri bize tanıdık geliyor. Bu bölgeden ayrılmadan böyle hevesli bir gruptan canlı müzik dinlemek oldukça hoşumuza gidiyor. Sonrasında kulağımızda bu gruptan dinlediğimiz Pachamama ezgileri ile Cusco’ya dönüş yapıyoruz.


Cusco dönüşü sonrası büyülü ülke Peru gezimiz sona eriyor. Başta Machu Picchu olmak üzere bu ülke hem sunduğu doğal görsellikle, verimli ve bir o kadar da gizemli tarım toprakları ile egzotik Peru müzikleri eşliğindeki mistik İnka hikayeleri ile hafızalarımıza kazınıyor. BU gizemli ülke insan hayatında en az bir defa görülmeyi fazlasıyla hak ediyor.