23 Şubat 2020 Pazar

STANFORD-MONTEREY-BIG SUR-LOS ANGELES-SAN DIEGO(BATI YAKASI-III)

5 Ağustos 2018 STANFORD-MONTEREY: 

Bugün bu güzel şehirdeki son günümüz, airbnb’den oldukça memnun kaldığımız evden de ayrılıyoruz. Sonradan ev sahibiyle yazışıyoruz, iki taraf da birbirinden gayet memnun ayrılıyor JBugün Silicon Valley tarafındayız. Burada Google’dan Oracle’a Facebook’a meşhur diğer teknoloji bilişim firmalarının merkezlerini ziyaret etmek munkun. Biz yolumuzun üzerinde olduğu için Facebook’u tercih ediyoruz. Çevrede aynı zamanda burada çalışanların konakladıkları çok nezih ve güzel evlerin bulunduğu sokaklardan geçiyoruz. Aslında Facebook ve buna benzer şirketlerin gezmesi ancak içeriden bir tanıdık bulmakla daha anlamlı hale geliyor ki bizde de ne yazık ki o yakınlıkta birisi yok J 

Rodin Sculpture Garden


Stanford Cactus Garden

Stanford Memorial Church
 İkinci durağımız Stanford Üniversitesi. Gerçekten oldukça güzel, adeta yüzyıllar öncesinden gelen bir misafir gibi tarihi bir kampüsü var, kampüse herkes rahatlıkla girebiliyor. Önce Rodin’in eserlerinin sergilendiği açık hava müzesinde takılıyor, sonra etrafı dolanıp tesadüf eseri karşımıza çıkan Kaktüs parkını geziyoruz. Gerçekten büyüğünden küçüğüne, çiçek açanından tombalağına çeşit çeşit kaktüsleri görmüş oluyoruz. Ve gerçekten dış süslemesinde ilginç mimarisi ile oldukça zarif olan Memorial Church de Stanford’da görülmesi gereken en temel mekanlardan. İçi de oldukça görkemli, Silicon vadisinde bir bilişim firmasında çalışan üniversite yıllarından bir arkadaşım bizi burada yakalıyor, onunla da kampüs içinde oturup kahve içip sohbet etme fırsatımız oluyor. Kendisinden gezimizin kalan kısmı için tavsiyeler de alıyoruz. Ve SF’yi terk ederek West coast’tan aşağı doğru ilerlemeye başlıyoruz. 



Pacific Grove

Monterey

                                                                              

İlk durak Santa Cruz. Burası bizi hayal kırıklığına uğratıyor, Pazar günü öğleden sonrası olması sebebiyle aşırı bir kalabalığın ortasına düşüyor, sahilde arabayı park edecek bir yer bile bulamıyoruz ve konaklayacağımız ve daha görmeye değer olduğu söylenen Monterey’e çok da geç varmamak için burada sadece şehrin iç kısmında bir Akdeniz restoranda hızlı öğle yemeğimizi yiyip Monterey’e doğru yollanıyoruz. Önce otelimize eşyalarımızı bırakıp, sahiline gidiyoruz. Bir sahil boyu yürüyüşümüze başlıyoruz, hava Sf’yi aratmıyor serinlik bakımından. Sahilde meşhur Cannery Row Company yazısını görüyoruz. Bu şehir, şehirle özdeşleşen eser bırakan J.Steinbeck ile anılıyor, onun büstü de sahilde tam karşımızda. Buraya Pasifik denizini aşarak çok sayıda Japon da gelmiş ve bu bölgede konserve balık ticareti ile uğraşmışlar, o nedenle Row company mevzuu burada meşhur. Akşam bulduğumuz bir Türk tatlıcısında baklava ve lokum yiyip demleme çay içiyoruz hafif de oryantal bir ortamda. Akşamı burada ortalama hatta biraz da ortalamanın altında otelimizde noktalıyoruz.








6 Ağustos 2018 BIG SUR-CARMEL-SAN SİMEON:
Spanish Bay-17 Mile Drive

Bugün meşhur Big Sur yolunu yapmaya başlıyoruz,burası dünyanın en uzun kıyı şeridi yolu olma özelliğine sahip. Önce 17 Mile Drive’i tamamlayacağız ama şansımız çok yaver gitmiyor çünkü oldukça sisli birgün. 17 Mile içindeki ilk durağımız olan Spanish Bay’de esasen denize nazır çok güzel bir golf alanı manzarası olması beklenirken denizden yana sisten başka bir şey göremiyoruz. Gene de belirlediğimiz pointlere şöyle bir göz gezdiriyoruz. Şanslıyız ki en top pointlerden olan Lone Cypress’da sis biraz dağılıyor. 

Lone Cypress-17 Mile Drive

Pebble Beach-17 Mile Drive

Carmel
Ve gerçekten tablo gibi manzara bizi bekliyor, burda selvi ağaçları özellikli imiş, dünyanın başka yerinde çok da yetişmesi mümkün olmayan üstü hafif bastırılmış gibi görünen selviler. 17 Mile yol boyunca müthiş bakımlı yeşillik alanlarda yetişen bitkiler ve çiçeklerin olduğu bu bölgenin denizle dansı gerçekten güzel manzaraları ortaya çıkarıyor. Zaten bu kıyı üzerinde yer alan otel ve konaklama alanlarında ultra zenginlerin kaldığı hissediliyor. Burayı tamamladıktan sonra hemen yanımızda Carmel’i hemen görüyoruz. 


Aslında Monterey ve Carmel arasında sadece 17 Mile Drive var yoksa yan yana komşu olan iki ayrı şehir. Lakin Carmel çok daha lüks ve daha çok elitlerin seyfiye evlerinin olduğu bir muhit. Carmel’de aracı bir yere park ederek birkaç sokağında yürüyoruz oldukça nezih gözüküyor butik restoranlar olsun, oteller olsun. Burada Clint Eastwood zamanında belediye başkanlığı yapmış, hatta gittiğimiz cafede de onun resmini görüyoruz bu sebeple. 

Point Lobos
Point Lobos 
Sixby Bridge

Carmel sahilini de uzaktan görüyoruz o da gerçekten ışıl ışıl parlıyor, yeni point ımız Point Lobos, burası da gene kıyıdan içeri doğru arabayla girilen bir kıyı şeridi, kayalık alanda uzanan denizde oldukça hoş manzaralar görebildik, bir yandan da kayaların arasına gizlenen yengeçler ve ufak deniz hayvanlarını görme şansımız oluyor. Sonrasında devam ettiğimiz Big Sur yolu boyunca sis yüzünü bir gösteriyor, bir kayboluyor. 1930lu yıllarda yapılan Rocky Creek ve Bixby Bridge’lerden sis sebebiyle Rocky Creek’i eş geçerken Bixby Bridge’de az çok bir manzara yakalayabiliyoruz. 

Nepenthe Restoran




Derin bir uçurum üzerinde geçişi sağlayan bu köprünün manzarası okyanusa nazır gerçekten de etkileyici. Ve gene tesadüf eseri yolumuza çıkan bulutların arasından görünen bir okyanus manzarası da yeniden arabayı durdurmamıza sebep oluyor ama görülmeye değer manzaralar bunların hepsi adeta bir rüyanın içinden geçiyormuşuz hissi yaratıyor. Öğle yemeğimizi bu bölgeye önceden gelmiş arkadaşlarımızın tavsiyesine uyarak okyanusa nazır Nepenthe restoranda yiyoruz. Oldukça kalabalık ve tercih edilen bir yer burası, ister manzaraya doğru bakan tekli koltuklarda, ister masalarda oturabilme şansı var. Gerçekten yemeği okyanusa nazır yemek de ayrı bir ayrıcalık oluyor bizim için. 



Mcway Waterfall
Yol üstünde giderken zamandan tasarruf etmek için Pfeiffer beach’ı atlamak zorunda kalıyoruz, aslında okyanusun ortasındaki kocaman kayanın ortasındaki delikten güneşin batısını izlemek veya mor kumları görmek farklı bir deneyim olabilirdi. Ama bunun yerine July Pfeiffer Park içindeki Mcway Waterfall’u görüyoruz ki “okyanusa dökülen şelale” olarak burası da hiç fena değil turkuaz renklerini bize sergilerken Pasifik. 






San Simeon
Yol boyu sağ yanımız okyanusa dair müthiş keyifli bir yolculuğu sağlıyor ve San Simeon yolundayız. Burası da gene deniz filleri ile meşhur, kıyıya serilmiş biçimde sürü halinde bir gruba denk geliyoruz. Ve ne yazık ki hoş anılarla ayrılamayacağımız San Simeon otelindeyiz. Bu otelde hemen yanındaki restoranda akşam ilk defa clam çowder çorbasını deniyorum ama ortalama bir lezzetten öteye geçemiyor. Otelde yemeğimizi yerken birileri arabamıza çarpıp kaçıyor. Geceyi önce kiralama firmasını arayarak ve polisle iletişime geçmeye çalışarak geçiriyoruz.





7 Ağustos 2018 LOS ANGELES:
Aslında bugün tam olarak gezimizden birgün sayılmayabilir, çünkü bütünüyle araç kazası’ sigorta şirketi ile iletişime geçmeye çalışmakla geçiyor. Her şey normal gitseydi planladığımız Big Sür yolundam devam ederek Morro Rock, şirin bir Danimarka kasabası olduğu söylenen Solvang ve meşhur adliyesini görmek istediğim Santa Barbara olacak idi. Bunun yerine biz önce polis istasyonunda kaza raporu hazırlatıp ordan araba kiraladığımız firmanın en yakın şubesinden ne yapmamız gerektiğini öğrenmek istiyoruz, ne yazık ki şubeler teslim edeceğimiz şubeyle işlem yapmamızı söylerek çok da bu işe bulaşmak istemiyorlar. Hatta birisi sözleşme metnimize bakarak sigorta yaptırmadığımızı söylüyor ki bu başımızdan kaynar suların boşaldığı an ölüyor. Sonradan online bir sigortanın yapıldığını hatırlıyoruz, bu sigortanın yapıldığı firma ile iletişime geçmenin yollarını arıyoruz. Los Angeles yolunda bunları planlıyoruz, online olarak sigorta şirketiyle iletişimi sağlıyoruz. Araç kiralama firmasının Los Angeles’teki şubelerinden birine gidiyor, aracı teslim edip yeni araç alıyoruz. Bu tatsızlık başta hepimizin keyfini kaçırmıyor değil. Gene de sağlımızın yerinde olması ve daha büyük bir kaza olmadığına şükrederek günü kapatıyoruz.



8 Ağustos 2018 LOS ANGELES:

Malibu
Sabah gene sigorta şirketine elimizdeki belgeleri sunmak için çıktı alma ve mail atma işleri ile uğraşıyoruz. Öğleden sonra gezimize kaldığımız yerden devam etmek üzere önce Los Angeles kıyılarına yöneliyoruz ve Malibu diyoruz.

Malibu










 
Burada çok sayıda sahil var tabi, biz fishing pier’de duruyor, etrafı geziyoruz, aslında tam da denize girilecek bir hava var J Devamında Santa Monica’dayız, burada da park sorunu ile karşı karşıyayız, biraz şehrin iç taraflarına yönelip aracı içeride park ediyoruz. Kıyıya yürüyoruz, bu kıyı meşhur dönme dolap manzarası ile biliniyor ve de Route 66 yolunun da son noktası.













Santa Monica


Pier oldukça kalabalık Trump taklidi yapanlardan dondurma satıcılarına, küçük şirk gösterilerine kadar oldukça eğlenceli. Burayı geride bırakıp aslında Venice Beach’e de geçmek istiyoruz ama gene bir zaman kısıtı olduğundan Rodeo Drive ve Beverly Hills’e yöneliyoruz. Zengin Beverly Hills evlerini gördükten sonra Rodeo Dr’a geçiyoruz. Ne yazık ki Rodeo Dr. İ adamakıllı gezme fırsatımız olamıyor, sağlıklı bir yemek yemek adına Real Daily Life isimli restorana gidiyoruz, burada sağlıklı vegan aperatifler hakim, biz de hem lavaş ekmeği olan hem lor peynirine sarılmış kırmızı pancar yaprakları ile kinoalı yaprak sarması olan Akdeniz kaşesinden yiyoruz. Bu orijinal restoran ardından Hollywood bulvarındayız, meşhur mu meşhur ama bir o kadar da paçozlaşmış. Dendiğine göre Oscar törenlerinde sokak eli yüzü düzgün hale geliyormuş, onun dışında gerçekten Manhattan’ın arka sokakları havası var.



















Gene de meşhur Walk of Fame yolunda ilerlemek adına ve Grauman’s Chinese tiyatrosunda ünlülerin el ve ayak baskılarını görmek için aracı park ediyoruz. Yolda Celien Dion’dan Martin Scorsese’ Michelle Pfeiifer’dan Walt Disney’e birçok ünlünün yıldızlarını görüyoruz, zaten öyle bir caddeki çok içaçıcı da olmadığı için genelde önünde hangi ünlünün yıldızını yakalayacağım düşüncesiyle başı öne eğik ilerliyor insanlar J Chinese theatreda da benzer şekilde ünlülerin el ayakları ile kendi el-ayak karşılaştırmasını yapıyorlar. Yolda Dolby Theatre’i da atlamıyoruz. Tam bu noktada köşe başında Paris Montmart havasını soluturcasına 5 dk’da oto portre yapan bir sokak ressamı karşımıza çıkıyor, Paris gezimde Montmart’ta yaptırmamıştım portremi ve biraz da içimde kalmıştı, o nedenle burada yaptırıyorum. Ressam Sudanlı bir Müslüman çıkıyor, Türkiye hakkında da bilgi sahibi, sohbet ederek portremi 5 dk da teslim ediyor, koca ağızlı ve fazla uzun yüzlü bir görüntüm olsa da sonuçta karikatürize bir portre kendisi J Ve günün yorgunluğunu atmak adına Grerardeli’den bu sefer daha makul boyutlarda dondurmalarımızı yiyerek günü tamamlıyoruz.


9 Ağustos 2018 LOS ANGELES:

Bugün Ali ve ben için Universal günü J Önce Harry Potter diyoruz ve gerçekten önce uzun büyülü bor koridorla başlayan sonradan bizi sağa sola yukarı atan bir ride da biten macera oldukça zevkli ve büyüleyici. Yol boyunca duvarlarda konuşan, hareket eden görseller var ya da büyülü kale içinde görkemli masa sandalyeler, konuşan şapka vs gibi mistik görseller görüyoruz. Harry Potter ridelarının olduğu kısım ayrı bir Harry Potter sokağı gibi, iksir yapan dükkanlar, hafif karlı küçük üçgen damlı evler var. Filmin içindeyiz adeta.


İkinci tercihimiz Universal Stüdyoları turu, burada pek çok meşhur Amerikan film ve dizisinin gerçek setlerinden araçla görme şansımız oluyor, rehber o esnada hangi film/dizinin setlerinin olduğumuzu anlatıyor. Back to the Future, Fast and Furious, Taş Devrinde kullanılan araçların olduğu Hollywood araçları kısmını görüyoruz, devamında Jurassic Park, Jaws, Desperate Housewife evleri (kimisi sadece karton, kimisi gerçekten ev), Spilberg’in Dünyalar Savaşında yıkılan evlerinin, düşen uçaklarının olduğu set ve Hitchock’un Sapık’inin meşhur Bates motelinden çıkan elinde bıçağı ile bize doğru yaklaşan sapık  en çarpıcı olanları. Bunun dışında bazen kapalı setlere dalıyoruz ve örneğin Fast and Furious’de metro içinde kazanın içindeyiz hissini başarıyla veriyorlar ve etrafı su basarken ortamdan hemen kaçıyoruz hissi veren ufak gösteriler de yapıyorlar, bunlar oldukça eğlenceli. 

Çıkışta Simpsonlar’ın öldüğü alana geçip önce dış mekanda foto çekiyoruz, sonra ride’a geçiyoruz, bu da gene aslında sabit ama sağa sola öne arkaya hareket eden  bir araç içinde geçiyor ama üçboyutlu sahne tabi gerçekten filmin içinde hissini veriyor. Burada Herman’ın meşhur donutları dev boyutlarda satılıyor ve de üstü bol şeker boyalı biçimde. İnsanlar deli gibi yiyorlar. Sırada Mummy var bu aslında gerçek bir roller coaster, Orlando’da bildiğimiz Everest hissi verir gibi olsa da o kadar gerçekçi ve görselliği yüksek olmadığı kanısına varıyoruz. Devamında son teknoloji ile dizayn edilen Transformers da aslında kendisi film olarak ilgimizi çekmezken ride’ına bindiğimizde bir anda kendimizi savaşın içinde savunma pozisyonunda hissettiriyor J  Vee yılların eskitemediği bu yılı Eylül’ünde yenilenecek olan Jurassic Park, en fazla rağbet gören bu nedenle en çok kuyruğun olduğu yer. Orlando Walt Disney’deki bekleme sürelerimizi (özellikle Avatar için olan 3 saat gibi)düşününce burada genelde makul sürelerde bekliyoruz yârim saat-.45 dk gibi. Jurassic Park etkinliği aslında oldukça sulu J Suyun üzerinde bir botta ilerleyerek Jurassic Park dünyasına giriyoruz, her cinsten, büyüklükten dinozor bize selam veriyor hatta şu sıçratarak ufak şakalar yapıyorlar J 


Vee en son oldukça dik alandan çıktıktan sonra karanlıktan son alana düşüşümüzde olan oluyor başımızdan aşağı sular bizi sırılsıklam ediyor J Buna rağmen oldukça eğlenceli Çıkışta yüksekten suya düşme ani aslında herkesin izlemesine de açık olduğunu fark ediyor biz de izliyoruz yüksekten kahkahalarla düşen ve sırılsıklam olan insanları J Animals Actors kısmında eğitimli Hollywood hayvanlarını görüyoruz, doları görüp alan sonra sahibine iade eden papağan, terbiyeli köpekler ve baykuşlar gibi. Bu kısım da oldukça eğlenceli. Günü Uber’e binip otele dönerek tamamlıyoruz. Uber sofuru oldukça çok konuşan hatta Los Angeles reklamı yapan seyahat sonunda Uber’de bizden 5 yıldız kapmak isteyen bir arkadaş, Meksikalı çıkıyor, bize Meksika’da gezilecek yerleri söylüyor. Günü böylece bitiyoruz.


10 Ağustos 2018 SAN DIEGO:

La Jolla Beach
Los Angeles’da konaklasak da aslında bugün San Diego yolcusuyuz. LA ile arası sadece araçla 2 saat. Burada ilk La Jolla Beach’e gidiyoruz, aracı park edip bir kahvecide mola verip kıyıyı geziyoruz, kum-güneş-palmiye tatili mekanı burası, oldukça da dingin, LA karmaşası yok kesinlikle. Sahilden sonra asıl La Jolla Cove kısmına geçiyoruz burada aracı park edip kıyı boyunca yürüyoruz, La Jolla ile meşhur şu samurlarını ve deniz aslanlarını görüyoruz. Birbirlerinden fiziken ayırt etmek oldukça zor. Deniz aslanları sürekli bağıran, daha iri boyutta olan ve ses çıkaranlar iken, samurlar tersine daha minyon ve de sessiz sakin olanlarmış J Bu kıyıda gerçekten dokunacak kadar bu hayvancıklara yaklaşmak mümkün ancak biraz kötü koku yaydıkları da bir gerçekJ





La Jolla’yı tamamladıktan sonra Old Town tarafına geçelim diyoruz ve Presidio Park’tayiz, burda da zamanında akan San Diego nehri görülüyormuş, asıl Old Town tarafına geçince burayı çok seviyoruz, bir Meksika esintisi var her tarafta, dükkânlarda Meksika sembolü olan kurukafa kadın erken figürleri, silahlar, kovboy şapkaları var. 






Kiss Statue
Hediyelik eşyalar da rengarenk ve zevkli. Eski Court House Müzesi ve Wells Fargo müzelerine de şöyle bir göz gezdirip bir Meksika restoranında Meksika lezzetleri tadıyor ve de oldukça başarılı buluyoruz. Bu esnada annemin kuzeninin oğlu da burada yaşadığından onu da görmek adına onunla temas kuruyorum ve merkez olan Midway’de buluşmaya karar veriyoruz. Burada hem deniz altılar var hem de meşhur öpüşen denizci ve sevgilisinin heykelinin olduğu Kiss Statue var, bu statue’nin benzerini Keywest’te de yakalamıştık J Annemin kuzenin oğlu ile uzun bir sohbetin ardından vedalaşıp LA dönüş yoluna geçiyoruz.






11 Ağustos 2018: 
Gezimizin son günü. Sabah erken saatte LA havalimanına gidip önce araç kiralama firmasına gidip aracımızı teslim edip, Dallas aktarmalı uçuşumuzla geceyarısı 2 sularında DC’ye dönüyoruz.

1 Şubat 2020 Cumartesi

San Francisco (BATI YAKASI-II)


31 Temmuz 2018 SAN FRANCISCO:

Golden Gate Park-Dutch Windmill
Bugün yolculuk gezimizin en zirve noktası olan San Francisco’ya. Öncelikle şunu söylemek lazım ki şehre yaklaştıkça şehir kendi havasını solutmaya başlatıyor: nemli-serin ve tabi ki puslu. Bu pus sebebiyle Golden Gate gününü iyi denk getirmemiz gerektiğini anlıyoruz. İlk durağımız Ali’nin 8 yıl önceki yüksek lisans dönemindeki evine de yakın olan Ocean Beach. Yoğun nem ve serinlik bizi karşılıyor ve havada martılar ve iri kargalar uçuşuyor. Dibimizde daha sonra detay gezeceğimiz Golden Gate Park’inin bir ucundaki Dutch Mill var. Onu da görmeden geçmiyoruz, renkli çiçeklerle bezenmiş yel değirmeni güzel fotolarımızı süslüyor. Vee Ali’nin evine gidiyoruz, onun evini de kaydediyoruz tüm şirinliği ve yokuşu ile birlikte. Oybirliği ile Ali’nin hem şehir hem de sokak/bölge olarak çok iyi bir yerde yüksek lisans yaptığı kanaatine ulaşıyoruz. Bu şehir öyle yüksek gökdelenler, iş merkezlerinden oluşmuyor, bir Akdeniz şehri havasında kendine özgü 2,3 katlı açık renkli müstakil evleri, dik ve sayısız yokuşları, tabiki meşhur tramvayları, hippilere evsahipliği yaptığı belli olan hafif salas havası ile nevi şahsına münhasır bir şehir kesinlikle.


Amoeba Music

Haight-Ashbury
İkinci durağımız 68 kuşağı hareketi, çiçek çocukların bittiği yer olan Haight-Ashbury sokağı. Burası şu an için aslında standart bir turistik bölge havasını solutmuyor, hippiler , evsizler bol miktarda, etraf marihuana kokuyor. Ama bölgenin tarihi önemi var, biz de geri kalmıyor önce dünyanın en büyük bağımsız record store’u sloganı ile çıkan vintage tarzda Amoeba Music’i ziyaret ediyoruz. Eski plaklar, emektar kasetleri bulmak mümkün. Sonrasında yolda çok sayıda vintage ikinci el giysi, kostüm dükkanı var. Zamanımız olsa burada kesinlikle çok keyifli ve sıradışı vakit geçirilir. Sokaklarda ilerledikten sonra vegan hamburgerlerimizi yiyeceğimiz bir mekan buluyoruz. 
Painted Ladies


Haight-Ashbury

Grace Cathedral
Yemek sonrası bu bölgeyi terk edip başka bir SF klasiği olan Painted Ladies evlerini görmeye gidiyoruz. Burası Full House dizisinden oldukça tanıdık Viktorian tarzda evler serisi. Tam da dizinin açılış kısmında görülen yeşillik alanda evleri fotoluyoruz,yalnız bu esnada bastıran şiddetli rüzgar elimizi çabuk tutmamıza yol açıyor. Sonrasında bu sefer Ali’nin okulunun olduğu bölgeyi görüyor, okuluna ait bir kiliseyi de ziyaret ediyoruz. O da eski günlerini anmış oluyor böylece. Devamında Merkeze yakın bölgede Grace Katedrali görmeye gidiyoruz. Bu esnada ne yazık ki çilğin SF trafiğinin göbeğinde kendimizi buluyoruz, park bulma çabası da durumu katmerlendiriyor. Neyse ki katedralin altında park yeri bulup önce burayı geziyoruz. Şansımıza o anda yoga yapan bir grup katedralin içinde. Katedral içinde yoga yapanları görmek de ayrı güzel ve orijinal bir deneyim oluyor. Sonra bir kahve molası vermek üzere yokuş aşağı inerken iyice şehir merkezinde kendimizi buluyor, Union Square’e kadar geliyoruz. 

Bugün hem Sf’de ilk gecemiz hem de bir airbnb evinde kalacağız. SF;nin yakınında ama Bay Bridge’in karşısında kalan Alameda bölgesinde konaklayacağız. Arabasız o bölgelerde konaklama imkansız tabi. Her gün de Bay Bridge’den SF’ye geçerken geçiş ücreti ödeyeceğimiz gerçeği ile de yüzleşiyoruz. Ev sahibi basından sonuna hem çok ilgili, ve kibar hem de çok temiz birisi çıkıyor. Bize giriş, kapının nasıl açılacağına dair çok açık bilgilendirme maili atıyor. Onun talimatları doğrultusunda kapımızı açıyoruz ve orijinal bir Amerikalı evindeyiz J Bu da gerçekten çok hoş bir deneyim. Burası müstakil 2 katlı şirin bir ev. Salondan mutfağa ve hasır yemek masasının olduğu yemek odasına geçiliyor. Bizim yataklarımız tertemiz yorganlarda hazır, keza banyo da tertemiz. Her taraf hasır ve palmiye konsepti yakalanmış bardaktan koltuk yastıklarına, duvardaki tablolardan masa lambasına kadar. Eski de olsa zevkle döşenmiş bir yerde kalmak gerçekten çok hoş bir deneyim oluyor.



1 Ağustos 2018 SAN FRANCİSCO: 
Bugün planımız Amerika’nın en büyük China Town’u olan SF China Townu ile başlıyor. İlk işimiz Amerika’da ortaya çıkan bir Uzakdoğu adeti olarak üretimi başlanılan fortune cookie imalathanesine gitmek oluyor. Burası küçük bir mekan ama kapısında turist kuyruğu var herkes sırada hem cookielerin adeta mantı yaparacasına dolduruluşunu inceliyor hem de sıcak sıcak yapılan cookilerden satın alıyor. En önemli nokta bu cookielerin içine uğurlu sayı da içeren dilek kağıtlarının konması. Leziz dumanı üstünde cookilerden biz de tadıyoruz. 







Sonra yol üstünde Bruce Lee figürlerinden ejderha tasvirlerine uzanan sokak murallarını görerek ilerliyor, rengarenk Çin dükkanlarına göz gezdiriyoruz, buralarda Çin’e özgü patisini sallayan uğur kedisinden, küçük pandalara, ya da mini porselenlere kadar yok yok. Her türlü hediyeliğin bulunduğu mağazalardan kendimize ve annelerimize Çin desenli yelpazeler alıyoruz. Fortune cookie lerden sonra yol üstünde bizim önce bayıldığımız Japon tatlısı olan mochi sandığımız sonradan magic of the candy isimli başka bir Çin tatlıcısı karşımıza çıkıyor. İki tane yaşlı Çinli teyze adeta bizim pişmaniyemizi fındıklara sararak yapıyorlar, bunu da tatmayı ihmal etmiyoruz. Çok da tatlı olmayan- ki Çinliler çok tatlı sevmez tezini doğrularcasına- bu tatlıyı beğeniyoruz. Ve yol üstünde daha zengin zümrenin züccaciye eşyalarını alıdığı dükkanlar geliyor ki bu dükkanların kapısında küçük genç kız modelli heykeller çok dikkat çekici.

City Lights Books

















Ve China town’un hemen dibinde Beat Kuşağının kalbinin attığı, bu dönem eserlerin sansürsüz basıldığı tek kitapçı olan Citylight Bookseller’e uğruyoruz, kitabevinin ikinci katında haftanın belirli günlerinde piyano resitali ya da şiir okumaları da oluyormuş ama ne yazık ki biz denk gelemiyoruz. Ve hemen kitapçının yanında gene Jack Kerouac ve diğer beat kuşağı yazarlarının takıldığı gene sansürsüz Cafe Vesuvio’yu görüyoruz. Pub’un dibinde akordionu ile The Cranberries çalan pembe saçlı kız da ortama ayrı bir tat katıyor tabi.


Lombart Street

Burdan yolumuz dünyanın en zigzaglı yolu olan Lombart street’e uzanacak. Yürüyerek gidelim diyoruz. Lombart’a giderken önceden methini arkadaşlarımızdan duyduğumuz  Filbert streetten tırmanmayı da ihmal etmiyoruz. Gerçekten burası da insanın adeta ayakta durmasını engellercesine dik ama manzara da hem sokak aralarından hem de geriye bakınca bir o kadar güzel, uzaktan Pasifik okyanusunu görürken manzaranın köşelerini de karakteristik SF evleri süslüyor. Yolda trolley ler de bize selam vererek geçiyor, ne yazık ki aşırı kalabalığı, insan kol, bacaklarının kapılarından sarkacak şekilde tıklım tıkış olmaları sebebiyle binemiyoruz. Belki SF’de yapılması gerekenler listesinin çoğuna tık atarken bunu ne yazık ki başaramıyoruz. Ve meşhur Lombart Street başındayız etraf ortancalarla bezenmiş, bir turist akını var buraya da tabiki. Buradan aslında araba sürerek inmenin de ayrı keyif olduğunu söyleyenler var tabi. Aslında yukardan bakınca zigzaglı manzarayı görmeye ortancalar pek de müsaade etmiyor.







Clam Cowder corbasi
Burada tamamladıktan sonra Pier, Fishermen Wharf tarafına geçelim diyoruz. Yolda California bölgesinin meşhur hem ucuz hem leziz (öldüğü iddia edilen bana göre bir hamburger ne kadar leziz olabilir ki tartışılır)İn-n-Out ‘ta hamburger sıramıza giriyoruz ve bence çok da farklılığı olmayan bu burgeri de tatmış oluyoruz. SF kıyı kısmı gerçekten denizli şehrin kendine özgü havasını solutuyor, burası cıvıl cıvıl aynı zamanda. Ali döneme bağlı olmadan her zaman aynı renkliliğin olacağını söylüyor bu da Sf’nun ne kadar yaşayan bir şehir olduğunu gösteriyor. Yol üstünde kelebeklerden patchwork tadında sıradışı heykeller sanat eserleri yapan bir art gallery ‘i gezip Fisherman’s Wharf büyük bilboard’un olduğu kısma geliyoruz ve tabiki her tarafta clam cowder çorbasının resimleri; reklamları var, burayla özdeşleşmiş. Burada değil ama San Simeon’da tadıyorum kendisini lakin çok da bize göre olmadığı kanısına varıyorum biraz fazla deniz ürünü kokulu ve ağır bana göre. II Dünya Savaşına dair denizaltıların sergilendiği bir müzede bir süre vakit geçirip, yakınındaki Mekanik müzesinde de birkaç bozuk para karşılığında nostaljik hareketli çocuk oyuncakları ile eğleniyoruz. Ve ekmek kokuları gelmeye başlıyor çünkü dibimizde kelebekten tirtila timsahdan ayıcığa çeşit çeşit figürlü ekmekler yapan Bodin var. :) Hatta arka kısmında örnek gerçek boyutlarıyla bir timsah ekmeği sergileniyor hemen onun yanında da hamuruna şekil veren fırın aşçıları görüyoruz, ne yazık ki biz ordayken bir hayvana şekil vermiyorlar oysa ki biz hevesle bekliyoruz. J
Bodin

Pier 39

Transamerica Pyramid
Vee deniz aslanları ile meşhur Pier 39’dayız. Gerçekten meşhur SF depreminden sonra buraya gelen ve kendilerine ayrılan tahta düzeneklere yatan bu hayvancıkların neden buraya geldikleri aslında bir muamma. Birbirine sataşandan bağıranlara, sessiz sessiz yatana, üzerine kum bulanmış olana kadar küme küme çeşit çeşit deniz aslanını görebiliyoruz.:) Gerçekten çok sevimli bir manzara. Ve bu sefer Pier’in tersi istikamet gidip meşhur dondurmasını yemek üzere Gherardelli’ye geliyoruz, burada ufak bir kumsal da var. Dondurma güzel olmasına güzel ama dev boyutlarda ve fazla çikolatalı bir külahi var. Sadece ağzımız değil üstümüz başımız da nasipleniyor dondurmadan.  Günümüzü bu şekilde sona eriyor, eve dönüş yoluna geçiyoruz.







2 Ağustos 2018 SAN FRANCISCO:

Sausolito

Bugünü daha dingin geçirmek adına SF’nin karşı tarafında Sausalito’ya doğru yola çıkıyoruz. Burası şirin küçük bir sahil kasabası aslında, ama havası SF’nin tersine tamamen rüzgârdan uzak ve sakin. Kıyısında, iskelesinde yürüyüp ufak butik dükkanlarını geziyoruz.






Sausolito

Golden Gate Bridge
Öğle yemeğini de burada balık yiyerek geçirdikten sonra havanın açıklığını fırsat bilerek Golden Gate için manzaraları yakalamak üzere pointlere yöneliyoruz. İlk Vista point’ten bir tepenin ardından ama muazzam bir köprü manzarası var. Kiremit rengiyle gözlerimizi ışıldatıyor adeta köprü, gerçekten Boğaz köprüsünden dahi güzel bir dünya harikası: )Bu point’e yakın başka bir point’e yürüyerek ilerliyor biraz da yukarı çıkıyoruz rüzgar deli ama manzara gene muazzam biraz daha yakınız köprüye. 
Golden Gate Bridge
Palace of Fine Arts
Ve Golden Gate’in bu sefer üzerindeyiz. Üstünden geçerek SF tarafındaki pointlerden kendisini görüntüleme niyetindeyiz. İlk olarak Fort point’e gitmek istiyoruz ancak ne yazık ki kapalı hem de yolu aşırı trafik karmaşası bizi yakalıyor. İnsanların bisikletlerini sürüp sporlarını yaptığı Crissy Field’de biraz takılalım diyoruz, aracı yakınında bir yere bırakırken yolumuz Palace of Fine Arts’a da denk gelmiş oluyor. Burası da Romanesk tatta yapılmış bir gölün dibindeki sanat eseri aslında. Burada yaz akşamları konserler ve benzeri etkinlikler oluyormuş. 

Palace of Fine Arts
Alcatraz Adası
Ve Crissy Field’deyiz. Burası biraz fazla rüzgarlı ve rüzgar yerden havalanan kumları da fazlasıyla saçıyor gene de Golden Gate manzarası için değer diyerek ilerliyoruz. Hemen arkamızda da güzel bir Alcatraz manzarası geliyor onu da kaçırmıyor fotoluyoruz. 

Crissy Field

Crissy Field oldukça uzun ve Fort Point’e bağlanıyor, ancak uzun olması ve aracı park süremiz bitmek üzere olduğu için tamamlayamadan dönüyoruz. Son bir point'imize daha var o da Baker Beach

Baker Beach


Baker Beach

















Burası da uzun bir sahil yürüyüşünün ardından kayaların ardından gülümseyen bir Golden Gate manzarası vaat ediyor ki bu da gerçekten inanılmaz. Hem Pasifik kıyısında kumsalda yürüme tecrübesi hem de köprüyü tüm güzelliği ile görmek. Burası aynı zamanda çıplaklar kampı olarak da biliniyormuş. Ve dönüş yolundayız fark ediyoruz ki ilk planda dikkatimizi çekmese de Golden Gate macerası rüzgar yanığı olarak bize ufak bir hediye bırakmış: ) Özellikle beyaz tenli bir bünye olarak bendenizin yüzü birkaç gün yanmaya devam ediyor neyse ki nemlendiriciler yanımda. Günü adeta Bronz Başak olarak tamamlıyorum.J


3 Ağustos 2018 SAN FRANCİSCO: 

Bugün planımız Golden Gate Park, burası Central Park’dan da metrekare olarak büyükmüş. Devasa bir park olması sebebiyle tamamını bir günde tamamlayabilmemiz pek mümkün gözükmüyor o nedenle üç temel yer seçiyoruz kendimize -ki çoğu rehber de buraları önceliklendiriyor- Japanese Tea Garden, Conservatory of Flowers ve Botanical Garden.





Japanese Tea Garden çok çok büyük değil ve tabiki turist akını var hele ki biz bedava girişin olduğu saate denk getirdiğimizi düşünürseniz varın siz düşünün keşmekeşi. Gerçekten oldukça özgün ve etrafta hem meşhur renkli Budist tapınakları, hem Buda heykeliyle tam Uzak Doğu havasını hissettiyor. Tabiki meşhur Drum Bridge’den de geçiyoruz. Dinginlik akan Zen Bahçesinde de ağaçlar, dağlar, tepeler minyatür taşlar ve ağaççıklar ile sembolize edilmiş. Tea Garden’da yeşil çayımızı içerken yeşil çaylı cheese çake, SF’de sık sık karşımıza çıkan fortune cookiler ve mochi yemeyi de kaçırmıyoruz.








Conservatory of Flowers

King Henry

Sonraki istikametimiz Conservatory of Flowers aslinda burada “Corpse Flower” denilen etçil olan ve yılda bir defa açan ve açınca etrafa adeta ölü kokusu yayan çiçek de varmış, hatta Park’ın web sitesinden online çiçeğin açma ani da görüntülenebiliyor. Lakin çiçeğin açmasına şahit olabileceğimiz bir dönemde ziyaretimiz gerçekleşiyor, yoksa bizim için de sıradışı bir deneyim olacaktı. Conservatory of Flowers’un kendi bahçesi de rengarenk çiçeklerle, çiçek şeklinde kocaman saatle süslenmiş. İçinde alt tropik iklimden amazonlara çeşitli bölgelerden ağaççık, bitki ve çiçekler sergileniyor. Aynı grupta olanlar bir salonda besleniyor onlara uygun atmosfer yaratılmaya çalışılıyor nem düzeyinden sulamaya kadar. Başka bir salonda da başka tür çiçekler, birkiler için onlara uygun atmosfer yaratılıyor. O nedenle her bir salonun nem düzeyi, havası, güneşi alma acısı farklı. “King Henry” denilen etçil, adeta yapraklarının ucunda dişleri varmış izlenimi veren bitkiyi de görüyoruz. Rengarenk, şekil şekil çiçekler bitkiler mevcut, bir insanın sığabileceği boyutlara ulaşabilen su nilüferleri dahi görülüyor.



Conservatory of Flowers


Burayı bitirdikten sonra sırada bu sefer açık alanda sergilenen Botanical Garden’a geçiyoruz. Burada önce California bölgesine dair bitki, çiçeklerin olduğu kısım sonra Güney Afrika, Avustralya bölgesini geziyoruz, gerçekten hayatımızda ilk defa göreceğimiz bitkiler ve ağaçlar var. Hele Avustralya’da yetişen bitkilerin olduğu alanda çok fazla eksantrik bitki var yaprakları yeri süpüren saçak gibi uzun dalli ağaç gibi.
Twin Peaks


Ve günün son durağı panoramik SF manzarasının görüleceği Twin Peaks. Burası da şehri tepeden görmek için güzel fırsat, iki tepe olmasına rağmen yüz yanığım rüzgârdan bir kez daha vurgun yemesin diye sadece bir tepeden şehri izlemekle yetiniyoruz. Gün bu şekilde tamamlanıyor.







4 Ağustos 2018 SAN FRANCİSCO:
Coit Tower
Bugün, SF’yi tepelerden izlemeye devam etmek adına bu sefer de Coit Tower’a çıkmaya karar veriyoruz. Bu sefer de başka yönden şehri panoramik göreceğiz. Burada Diego Rivero ve onun müritleri olarak San Francisco sanat okulu üyelerinin mural eserlerini girişte görüyoruz, daha çok işgücü,işçinin emeği çalışma temalı muralları gördükten sonra belki 50 yıllık ağır aksak ilerleyen asansörle tepeye çıkıyoruz. Yukarıda 360 derece panoramik şehri görüntülendikten sonra iniyoruz. Tower’dan aşağıya aracın park edildiği yere giderken de güzel noktalar yakalıyoruz.


Coit Tower
Coit Tower



Bay Bridge
Bundan sonra Embarcadero, Ferry Building tarafına ilerliyoruz, tam bu esnada araçla China Town’dan geçerken dikkatimizi etnik Çin müziği yapan bir sokak grubu çekiyor ve kısa soluklu yakınlarda bir yerde park ederek bu sokak müziği yapan bu Çinlileri izliyoruz. Bir Çin restoranın önünde müziklerini icra ediyorlar, bir kadın da hem ufaktan şarkı mırıldanarak hem de elinde yelpazesi ile hafif ritm tutarak sempatik biçimde onları izleyenleri selamlıyorJ Sonrasında Ferry Building tarafına geldiğimizde SF”nin Farmers Market’ini da görmüş oluyoruz. Bugüne kadar Boston’dan Philadelphia’ya kadar birçok yerde gördüklerimizin en temiz, güzel ve modern olanı. Örneğin sadece kurutulmuş mantar üzerine odaklanan bir dükkan mevcut ya da SF menşeili kahve dükkanı Blue Bottle şubesinden meşhur dondurmacısına kadar çeşitlilik öyle böyle değil. Ferry Building önünden aynı zamanda Bay bridge’in güzel manzarasını yakalamak mümkün.

Clarion Alley

Clarion Alley
Devamında orta karar bir Çin lokantasında chow-mein, Pekin ördeği ve eggplant yiyoruz ve tabiki yemeğe başından sonuna eşlik eden yeşil çay.Yemek sonrası merkezde biraz dolanıp burdan mural eserlerin olduğu Clarion Alley’e gençleri götürme kararım var. Ancak ne yazık ki aracı park alanında çıkarmamız birazsorunlu oluyor, rezervsyon yaptırdığımız Spot Hero aracılığıyla temasa geçerek sorunu aşıyoruz, tabi biraz zaman kaybımız oluyor. Vee Clarion Alley de aslında SF’nin Castro denilen pek da içaçıcı olmayan zencilerin ve düşkünlerin yaşadığı bir bölgesinde. Çok da güvenli gibi görünmese de Clarion sokağında duvar eserlerini hızlıca görüp bölgeden ayrılıyoruz. İşin ilginci biz gittiğimizde beyaz genç bir ressam kadının o anda eserini tamamlıyor olmasıydı, onu mural eserine yapısına, esere imzasını atışına da şahit oluyoruz. Ve dönüş yolundayız.