31 Temmuz 2018 SAN FRANCISCO:
 |
| Golden Gate Park-Dutch Windmill |
Bugün yolculuk gezimizin en zirve noktası olan San
Francisco’ya. Öncelikle şunu söylemek lazım ki şehre yaklaştıkça şehir kendi
havasını solutmaya başlatıyor: nemli-serin ve tabi ki puslu. Bu pus sebebiyle Golden
Gate gününü iyi denk getirmemiz gerektiğini anlıyoruz. İlk durağımız
Ali’nin 8 yıl önceki yüksek lisans dönemindeki evine de yakın olan Ocean
Beach. Yoğun nem ve serinlik bizi karşılıyor ve havada martılar ve iri
kargalar uçuşuyor. Dibimizde daha sonra detay gezeceğimiz Golden Gate Park’inin
bir ucundaki Dutch Mill var. Onu da görmeden geçmiyoruz, renkli
çiçeklerle bezenmiş yel değirmeni güzel fotolarımızı süslüyor. Vee Ali’nin
evine gidiyoruz, onun evini de kaydediyoruz tüm şirinliği ve yokuşu ile
birlikte. Oybirliği ile Ali’nin hem şehir hem de sokak/bölge olarak çok iyi bir
yerde yüksek lisans yaptığı kanaatine ulaşıyoruz. Bu şehir öyle yüksek
gökdelenler, iş merkezlerinden oluşmuyor, bir Akdeniz şehri havasında kendine
özgü 2,3 katlı açık renkli müstakil evleri, dik ve sayısız yokuşları, tabiki meşhur
tramvayları, hippilere evsahipliği yaptığı belli olan hafif salas havası ile
nevi şahsına münhasır bir şehir kesinlikle.
 |
| Amoeba Music |
 |
| Haight-Ashbury |
İkinci durağımız 68 kuşağı hareketi, çiçek çocukların
bittiği yer olan Haight-Ashbury sokağı. Burası şu an için aslında
standart bir turistik bölge havasını solutmuyor, hippiler , evsizler bol
miktarda, etraf marihuana kokuyor. Ama bölgenin tarihi önemi var, biz de geri
kalmıyor önce dünyanın en büyük bağımsız record store’u sloganı ile çıkan
vintage tarzda Amoeba Music’i ziyaret ediyoruz. Eski plaklar, emektar kasetleri
bulmak mümkün. Sonrasında yolda çok sayıda vintage ikinci el giysi, kostüm
dükkanı var. Zamanımız olsa burada kesinlikle çok keyifli ve sıradışı vakit
geçirilir. Sokaklarda ilerledikten sonra vegan hamburgerlerimizi yiyeceğimiz
bir mekan buluyoruz.
 |
| Painted Ladies |
 |
| Haight-Ashbury |
 |
| Grace Cathedral |
Yemek sonrası bu bölgeyi terk edip başka bir SF klasiği
olan Painted Ladies evlerini görmeye gidiyoruz. Burası Full House
dizisinden oldukça tanıdık Viktorian tarzda evler serisi. Tam da dizinin açılış
kısmında görülen yeşillik alanda evleri fotoluyoruz,yalnız bu esnada bastıran
şiddetli rüzgar elimizi çabuk tutmamıza yol açıyor. Sonrasında bu sefer Ali’nin
okulunun olduğu bölgeyi görüyor, okuluna ait bir kiliseyi de ziyaret ediyoruz.
O da eski günlerini anmış oluyor böylece. Devamında Merkeze yakın bölgede Grace
Katedrali görmeye gidiyoruz. Bu esnada ne yazık ki çilğin SF trafiğinin
göbeğinde kendimizi buluyoruz, park bulma çabası da durumu katmerlendiriyor.
Neyse ki katedralin altında park yeri bulup önce burayı geziyoruz. Şansımıza o
anda yoga yapan bir grup katedralin içinde. Katedral içinde yoga yapanları
görmek de ayrı güzel ve orijinal bir deneyim oluyor. Sonra bir kahve molası
vermek üzere yokuş aşağı inerken iyice şehir merkezinde kendimizi buluyor, Union
Square’e kadar geliyoruz.
Bugün hem Sf’de ilk gecemiz hem de bir airbnb
evinde kalacağız. SF;nin yakınında ama Bay Bridge’in karşısında kalan Alameda
bölgesinde konaklayacağız. Arabasız o bölgelerde konaklama imkansız tabi. Her
gün de Bay Bridge’den SF’ye geçerken geçiş ücreti ödeyeceğimiz gerçeği
ile de yüzleşiyoruz. Ev sahibi basından sonuna hem çok ilgili, ve kibar hem de
çok temiz birisi çıkıyor. Bize giriş, kapının nasıl açılacağına dair çok açık
bilgilendirme maili atıyor. Onun talimatları doğrultusunda kapımızı açıyoruz ve
orijinal bir Amerikalı evindeyiz J Bu da gerçekten çok hoş bir deneyim.
Burası müstakil 2 katlı şirin bir ev. Salondan mutfağa ve hasır yemek masasının
olduğu yemek odasına geçiliyor. Bizim yataklarımız tertemiz yorganlarda hazır,
keza banyo da tertemiz. Her taraf hasır ve palmiye konsepti yakalanmış
bardaktan koltuk yastıklarına, duvardaki tablolardan masa lambasına kadar. Eski
de olsa zevkle döşenmiş bir yerde kalmak gerçekten çok hoş bir deneyim oluyor.
1 Ağustos 2018 SAN FRANCİSCO:

Bugün planımız
Amerika’nın en büyük China Town’u olan SF China Townu ile başlıyor. İlk
işimiz Amerika’da ortaya çıkan bir Uzakdoğu adeti olarak üretimi başlanılan fortune
cookie imalathanesine gitmek oluyor. Burası küçük bir mekan ama kapısında
turist kuyruğu var herkes sırada hem cookielerin adeta mantı yaparacasına
dolduruluşunu inceliyor hem de sıcak sıcak yapılan cookilerden satın alıyor. En
önemli nokta bu cookielerin içine uğurlu sayı da içeren dilek kağıtlarının
konması. Leziz dumanı üstünde cookilerden biz de tadıyoruz.


Sonra yol üstünde
Bruce Lee figürlerinden ejderha tasvirlerine uzanan sokak murallarını görerek
ilerliyor, rengarenk Çin dükkanlarına göz gezdiriyoruz, buralarda Çin’e özgü
patisini sallayan uğur kedisinden, küçük pandalara, ya da mini porselenlere
kadar yok yok. Her türlü hediyeliğin bulunduğu mağazalardan kendimize ve
annelerimize Çin desenli yelpazeler alıyoruz. Fortune cookie lerden sonra yol
üstünde bizim önce bayıldığımız Japon tatlısı olan mochi sandığımız sonradan
magic of the candy isimli başka bir Çin tatlıcısı karşımıza çıkıyor. İki tane
yaşlı Çinli teyze adeta bizim pişmaniyemizi fındıklara sararak yapıyorlar, bunu
da tatmayı ihmal etmiyoruz. Çok da tatlı olmayan- ki Çinliler çok tatlı sevmez
tezini doğrularcasına- bu tatlıyı beğeniyoruz. Ve yol üstünde daha zengin
zümrenin züccaciye eşyalarını alıdığı dükkanlar geliyor ki bu dükkanların
kapısında küçük genç kız modelli heykeller çok dikkat çekici.
 |
| City Lights Books |
Ve China town’un hemen dibinde Beat Kuşağının kalbinin
attığı, bu dönem eserlerin sansürsüz basıldığı tek kitapçı olan Citylight
Bookseller’e uğruyoruz, kitabevinin ikinci katında haftanın belirli
günlerinde piyano resitali ya da şiir okumaları da oluyormuş ama ne yazık ki
biz denk gelemiyoruz. Ve hemen kitapçının yanında gene Jack Kerouac ve diğer
beat kuşağı yazarlarının takıldığı gene sansürsüz Cafe Vesuvio’yu
görüyoruz. Pub’un dibinde akordionu ile The Cranberries çalan pembe saçlı kız
da ortama ayrı bir tat katıyor tabi.
 |
| Lombart Street |

Burdan yolumuz dünyanın en zigzaglı yolu olan Lombart
street’e uzanacak. Yürüyerek gidelim diyoruz. Lombart’a giderken önceden methini
arkadaşlarımızdan duyduğumuz Filbert streetten
tırmanmayı da ihmal etmiyoruz. Gerçekten burası da insanın adeta ayakta
durmasını engellercesine dik ama manzara da hem sokak aralarından hem de geriye
bakınca bir o kadar güzel, uzaktan Pasifik okyanusunu görürken manzaranın
köşelerini de karakteristik SF evleri süslüyor. Yolda trolley ler de bize selam
vererek geçiyor, ne yazık ki aşırı kalabalığı, insan kol, bacaklarının
kapılarından sarkacak şekilde tıklım tıkış olmaları sebebiyle binemiyoruz.
Belki SF’de yapılması gerekenler listesinin çoğuna tık atarken bunu ne yazık ki
başaramıyoruz. Ve meşhur Lombart Street başındayız etraf ortancalarla bezenmiş,
bir turist akını var buraya da tabiki. Buradan aslında araba sürerek inmenin de
ayrı keyif olduğunu söyleyenler var tabi. Aslında yukardan bakınca zigzaglı
manzarayı görmeye ortancalar pek de müsaade etmiyor.


 |
| Clam Cowder corbasi |
Burada tamamladıktan sonra Pier, Fishermen Wharf
tarafına geçelim diyoruz. Yolda California bölgesinin meşhur hem ucuz hem leziz
(öldüğü iddia edilen bana göre bir hamburger ne kadar leziz olabilir ki
tartışılır)İn-n-Out ‘ta hamburger sıramıza giriyoruz ve bence çok da
farklılığı olmayan bu burgeri de tatmış oluyoruz. SF kıyı kısmı gerçekten
denizli şehrin kendine özgü havasını solutuyor, burası cıvıl cıvıl aynı
zamanda. Ali döneme bağlı olmadan her zaman aynı renkliliğin olacağını söylüyor
bu da Sf’nun ne kadar yaşayan bir şehir olduğunu gösteriyor. Yol üstünde
kelebeklerden patchwork tadında sıradışı heykeller sanat eserleri yapan bir art
gallery ‘i gezip Fisherman’s Wharf büyük bilboard’un olduğu kısma geliyoruz ve
tabiki her tarafta clam cowder çorbasının resimleri; reklamları var, burayla
özdeşleşmiş. Burada değil ama San Simeon’da tadıyorum kendisini lakin çok da
bize göre olmadığı kanısına varıyorum biraz fazla deniz ürünü kokulu ve ağır
bana göre. II Dünya Savaşına dair denizaltıların sergilendiği bir müzede bir
süre vakit geçirip, yakınındaki Mekanik müzesinde de birkaç bozuk para
karşılığında nostaljik hareketli çocuk oyuncakları ile eğleniyoruz. Ve ekmek
kokuları gelmeye başlıyor çünkü dibimizde kelebekten tirtila timsahdan ayıcığa
çeşit çeşit figürlü ekmekler yapan Bodin var. :) Hatta arka kısmında
örnek gerçek boyutlarıyla bir timsah ekmeği sergileniyor hemen onun yanında da
hamuruna şekil veren fırın aşçıları görüyoruz, ne yazık ki biz ordayken bir
hayvana şekil vermiyorlar oysa ki biz hevesle bekliyoruz. J
 |
| Bodin |
 |
| Pier 39 |
 |
| Transamerica Pyramid |
Vee deniz aslanları ile meşhur Pier 39’dayız.
Gerçekten meşhur SF depreminden sonra buraya gelen ve kendilerine ayrılan tahta
düzeneklere yatan bu hayvancıkların neden buraya geldikleri aslında bir muamma.
Birbirine sataşandan bağıranlara, sessiz sessiz yatana, üzerine kum bulanmış
olana kadar küme küme çeşit çeşit deniz aslanını görebiliyoruz.:) Gerçekten çok
sevimli bir manzara. Ve bu sefer Pier’in tersi istikamet gidip meşhur
dondurmasını yemek üzere Gherardelli’ye geliyoruz, burada ufak bir
kumsal da var. Dondurma güzel olmasına güzel ama dev boyutlarda ve fazla
çikolatalı bir külahi var. Sadece ağzımız değil üstümüz başımız da nasipleniyor
dondurmadan. Günümüzü bu şekilde sona
eriyor, eve dönüş yoluna geçiyoruz.
2 Ağustos
2018 SAN FRANCISCO:
 |
| Sausolito |
Bugünü
daha dingin geçirmek adına SF’nin karşı tarafında Sausalito’ya doğru
yola çıkıyoruz. Burası şirin küçük bir sahil kasabası aslında, ama havası SF’nin
tersine tamamen rüzgârdan uzak ve sakin. Kıyısında, iskelesinde yürüyüp ufak
butik dükkanlarını geziyoruz.
 |
| Sausolito |
 |
| Golden Gate Bridge |
Öğle yemeğini de burada balık yiyerek geçirdikten
sonra havanın açıklığını fırsat bilerek Golden Gate için manzaraları
yakalamak üzere pointlere yöneliyoruz. İlk Vista point’ten bir tepenin
ardından ama muazzam bir köprü manzarası var. Kiremit rengiyle gözlerimizi
ışıldatıyor adeta köprü, gerçekten Boğaz köprüsünden dahi güzel bir dünya
harikası: )Bu point’e yakın başka bir point’e yürüyerek ilerliyor biraz da
yukarı çıkıyoruz rüzgar deli ama manzara gene muazzam biraz daha yakınız
köprüye.
 |
| Golden Gate Bridge |
 |
| Palace of Fine Arts |
Ve Golden Gate’in bu sefer üzerindeyiz. Üstünden geçerek SF
tarafındaki pointlerden kendisini görüntüleme niyetindeyiz. İlk olarak Fort
point’e gitmek istiyoruz ancak ne yazık ki kapalı hem de yolu aşırı trafik
karmaşası bizi yakalıyor. İnsanların bisikletlerini sürüp sporlarını yaptığı Crissy
Field’de biraz takılalım diyoruz, aracı yakınında bir yere bırakırken
yolumuz Palace of Fine Arts’a da denk gelmiş oluyor. Burası da Romanesk
tatta yapılmış bir gölün dibindeki sanat eseri aslında. Burada yaz akşamları konserler
ve benzeri etkinlikler oluyormuş.
 |
| Palace of Fine Arts |
 |
| Alcatraz Adası |
Ve Crissy Field’deyiz. Burası biraz fazla
rüzgarlı ve rüzgar yerden havalanan kumları da fazlasıyla saçıyor gene de
Golden Gate manzarası için değer diyerek ilerliyoruz. Hemen arkamızda da güzel
bir Alcatraz manzarası geliyor onu da kaçırmıyor fotoluyoruz.
 |
| Crissy Field |
Crissy
Field oldukça uzun ve Fort Point’e bağlanıyor, ancak uzun olması ve aracı park süremiz bitmek üzere olduğu için tamamlayamadan dönüyoruz. Son bir point'imize daha var
o da Baker Beach.
 |
| Baker Beach |
 |
| Baker Beach |
Burası da uzun bir sahil yürüyüşünün ardından
kayaların ardından gülümseyen bir Golden Gate manzarası vaat ediyor ki bu da
gerçekten inanılmaz. Hem Pasifik kıyısında kumsalda yürüme tecrübesi hem de
köprüyü tüm güzelliği ile görmek. Burası aynı zamanda çıplaklar kampı olarak da
biliniyormuş. Ve dönüş yolundayız fark ediyoruz ki ilk planda dikkatimizi çekmese
de Golden Gate macerası rüzgar yanığı olarak bize ufak bir hediye bırakmış: ) Özellikle
beyaz tenli bir bünye olarak bendenizin yüzü birkaç gün yanmaya devam ediyor
neyse ki nemlendiriciler yanımda. Günü adeta Bronz Başak olarak tamamlıyorum.J
3 Ağustos 2018 SAN
FRANCİSCO:
Bugün planımız Golden Gate Park, burası Central Park’dan da
metrekare olarak büyükmüş. Devasa bir park olması sebebiyle tamamını bir günde
tamamlayabilmemiz pek mümkün gözükmüyor o nedenle üç temel yer seçiyoruz
kendimize -ki çoğu rehber de buraları önceliklendiriyor- Japanese Tea
Garden, Conservatory of Flowers ve Botanical Garden.
Japanese Tea Garden
çok çok büyük değil ve tabiki turist akını var hele ki biz bedava girişin
olduğu saate denk getirdiğimizi düşünürseniz varın siz düşünün keşmekeşi.
Gerçekten oldukça özgün ve etrafta hem meşhur renkli Budist tapınakları, hem
Buda heykeliyle tam Uzak Doğu havasını hissettiyor. Tabiki meşhur Drum
Bridge’den de geçiyoruz. Dinginlik akan Zen Bahçesinde de ağaçlar, dağlar,
tepeler minyatür taşlar ve ağaççıklar ile sembolize edilmiş. Tea Garden’da
yeşil çayımızı içerken yeşil çaylı cheese çake, SF’de sık sık karşımıza çıkan
fortune cookiler ve mochi yemeyi de kaçırmıyoruz.
 |
| Conservatory of Flowers |
 |
| King Henry |
Sonraki istikametimiz Conservatory
of Flowers aslinda burada “Corpse Flower” denilen etçil olan ve
yılda bir defa açan ve açınca etrafa adeta ölü kokusu yayan çiçek de varmış,
hatta Park’ın web sitesinden online çiçeğin açma ani da görüntülenebiliyor.
Lakin çiçeğin açmasına şahit olabileceğimiz bir dönemde ziyaretimiz
gerçekleşiyor, yoksa bizim için de sıradışı bir deneyim olacaktı. Conservatory
of Flowers’un kendi bahçesi de rengarenk çiçeklerle, çiçek şeklinde kocaman
saatle süslenmiş. İçinde alt tropik iklimden amazonlara çeşitli bölgelerden
ağaççık, bitki ve çiçekler sergileniyor. Aynı grupta olanlar bir salonda besleniyor
onlara uygun atmosfer yaratılmaya çalışılıyor nem düzeyinden sulamaya kadar.
Başka bir salonda da başka tür çiçekler, birkiler için onlara uygun atmosfer
yaratılıyor. O nedenle her bir salonun nem düzeyi, havası, güneşi alma acısı
farklı. “King Henry” denilen etçil, adeta yapraklarının ucunda dişleri
varmış izlenimi veren bitkiyi de görüyoruz. Rengarenk, şekil şekil çiçekler
bitkiler mevcut, bir insanın sığabileceği boyutlara ulaşabilen su nilüferleri
dahi görülüyor.
 |
| Conservatory of Flowers |
Burayı bitirdikten sonra
sırada bu sefer açık alanda sergilenen Botanical Garden’a geçiyoruz.
Burada önce California bölgesine dair bitki, çiçeklerin olduğu kısım sonra
Güney Afrika, Avustralya bölgesini geziyoruz, gerçekten hayatımızda ilk defa
göreceğimiz bitkiler ve ağaçlar var. Hele Avustralya’da yetişen bitkilerin
olduğu alanda çok fazla eksantrik bitki var yaprakları yeri süpüren saçak gibi
uzun dalli ağaç gibi.
 |
| Twin Peaks |
Ve günün son durağı
panoramik SF manzarasının görüleceği Twin Peaks. Burası da şehri tepeden
görmek için güzel fırsat, iki tepe olmasına rağmen yüz yanığım rüzgârdan bir
kez daha vurgun yemesin diye sadece bir tepeden şehri izlemekle yetiniyoruz.
Gün bu şekilde tamamlanıyor.
4 Ağustos 2018 SAN FRANCİSCO:
 |
| Coit Tower |
Bugün, SF’yi tepelerden izlemeye devam etmek adına bu
sefer de Coit Tower’a çıkmaya karar veriyoruz. Bu sefer de başka yönden
şehri panoramik göreceğiz. Burada Diego Rivero ve onun müritleri olarak San
Francisco sanat okulu üyelerinin mural eserlerini girişte görüyoruz, daha çok
işgücü,işçinin emeği çalışma temalı muralları gördükten sonra belki 50 yıllık
ağır aksak ilerleyen asansörle tepeye çıkıyoruz. Yukarıda 360 derece panoramik
şehri görüntülendikten sonra iniyoruz. Tower’dan aşağıya aracın park edildiği
yere giderken de güzel noktalar yakalıyoruz.
 |
| Coit Tower |
 |
| Coit Tower |
 |
| Bay Bridge |
Bundan sonra Embarcadero, Ferry
Building tarafına ilerliyoruz, tam bu esnada araçla China Town’dan geçerken
dikkatimizi etnik Çin müziği yapan bir sokak grubu çekiyor ve kısa soluklu
yakınlarda bir yerde park ederek bu sokak müziği yapan bu Çinlileri izliyoruz.
Bir Çin restoranın önünde müziklerini icra ediyorlar, bir kadın da hem ufaktan
şarkı mırıldanarak hem de elinde yelpazesi ile hafif ritm tutarak sempatik
biçimde onları izleyenleri selamlıyorJ Sonrasında Ferry Building tarafına
geldiğimizde SF”nin Farmers Market’ini da görmüş oluyoruz. Bugüne kadar
Boston’dan Philadelphia’ya kadar birçok yerde gördüklerimizin en temiz, güzel
ve modern olanı. Örneğin sadece kurutulmuş mantar üzerine odaklanan bir dükkan
mevcut ya da SF menşeili kahve dükkanı Blue Bottle şubesinden meşhur
dondurmacısına kadar çeşitlilik öyle böyle değil. Ferry Building önünden aynı
zamanda Bay bridge’in güzel manzarasını yakalamak mümkün.
 |
| Clarion Alley |
 |
| Clarion Alley |
Devamında orta karar bir Çin lokantasında chow-mein,
Pekin ördeği ve eggplant yiyoruz ve tabiki yemeğe başından sonuna eşlik eden
yeşil çay.Yemek sonrası merkezde biraz dolanıp burdan mural eserlerin olduğu Clarion
Alley’e gençleri götürme kararım var. Ancak ne yazık ki aracı park alanında
çıkarmamız birazsorunlu oluyor, rezervsyon yaptırdığımız Spot Hero aracılığıyla
temasa geçerek sorunu aşıyoruz, tabi biraz zaman kaybımız oluyor. Vee Clarion
Alley de aslında SF’nin Castro denilen pek da içaçıcı olmayan zencilerin ve
düşkünlerin yaşadığı bir bölgesinde. Çok da güvenli gibi görünmese de Clarion
sokağında duvar eserlerini hızlıca görüp bölgeden ayrılıyoruz. İşin ilginci biz
gittiğimizde beyaz genç bir ressam kadının o anda eserini tamamlıyor olmasıydı,
onu mural eserine yapısına, esere imzasını atışına da şahit oluyoruz. Ve dönüş
yolundayız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder