1 Şubat 2020 Cumartesi

San Francisco (BATI YAKASI-II)


31 Temmuz 2018 SAN FRANCISCO:

Golden Gate Park-Dutch Windmill
Bugün yolculuk gezimizin en zirve noktası olan San Francisco’ya. Öncelikle şunu söylemek lazım ki şehre yaklaştıkça şehir kendi havasını solutmaya başlatıyor: nemli-serin ve tabi ki puslu. Bu pus sebebiyle Golden Gate gününü iyi denk getirmemiz gerektiğini anlıyoruz. İlk durağımız Ali’nin 8 yıl önceki yüksek lisans dönemindeki evine de yakın olan Ocean Beach. Yoğun nem ve serinlik bizi karşılıyor ve havada martılar ve iri kargalar uçuşuyor. Dibimizde daha sonra detay gezeceğimiz Golden Gate Park’inin bir ucundaki Dutch Mill var. Onu da görmeden geçmiyoruz, renkli çiçeklerle bezenmiş yel değirmeni güzel fotolarımızı süslüyor. Vee Ali’nin evine gidiyoruz, onun evini de kaydediyoruz tüm şirinliği ve yokuşu ile birlikte. Oybirliği ile Ali’nin hem şehir hem de sokak/bölge olarak çok iyi bir yerde yüksek lisans yaptığı kanaatine ulaşıyoruz. Bu şehir öyle yüksek gökdelenler, iş merkezlerinden oluşmuyor, bir Akdeniz şehri havasında kendine özgü 2,3 katlı açık renkli müstakil evleri, dik ve sayısız yokuşları, tabiki meşhur tramvayları, hippilere evsahipliği yaptığı belli olan hafif salas havası ile nevi şahsına münhasır bir şehir kesinlikle.


Amoeba Music

Haight-Ashbury
İkinci durağımız 68 kuşağı hareketi, çiçek çocukların bittiği yer olan Haight-Ashbury sokağı. Burası şu an için aslında standart bir turistik bölge havasını solutmuyor, hippiler , evsizler bol miktarda, etraf marihuana kokuyor. Ama bölgenin tarihi önemi var, biz de geri kalmıyor önce dünyanın en büyük bağımsız record store’u sloganı ile çıkan vintage tarzda Amoeba Music’i ziyaret ediyoruz. Eski plaklar, emektar kasetleri bulmak mümkün. Sonrasında yolda çok sayıda vintage ikinci el giysi, kostüm dükkanı var. Zamanımız olsa burada kesinlikle çok keyifli ve sıradışı vakit geçirilir. Sokaklarda ilerledikten sonra vegan hamburgerlerimizi yiyeceğimiz bir mekan buluyoruz. 
Painted Ladies


Haight-Ashbury

Grace Cathedral
Yemek sonrası bu bölgeyi terk edip başka bir SF klasiği olan Painted Ladies evlerini görmeye gidiyoruz. Burası Full House dizisinden oldukça tanıdık Viktorian tarzda evler serisi. Tam da dizinin açılış kısmında görülen yeşillik alanda evleri fotoluyoruz,yalnız bu esnada bastıran şiddetli rüzgar elimizi çabuk tutmamıza yol açıyor. Sonrasında bu sefer Ali’nin okulunun olduğu bölgeyi görüyor, okuluna ait bir kiliseyi de ziyaret ediyoruz. O da eski günlerini anmış oluyor böylece. Devamında Merkeze yakın bölgede Grace Katedrali görmeye gidiyoruz. Bu esnada ne yazık ki çilğin SF trafiğinin göbeğinde kendimizi buluyoruz, park bulma çabası da durumu katmerlendiriyor. Neyse ki katedralin altında park yeri bulup önce burayı geziyoruz. Şansımıza o anda yoga yapan bir grup katedralin içinde. Katedral içinde yoga yapanları görmek de ayrı güzel ve orijinal bir deneyim oluyor. Sonra bir kahve molası vermek üzere yokuş aşağı inerken iyice şehir merkezinde kendimizi buluyor, Union Square’e kadar geliyoruz. 

Bugün hem Sf’de ilk gecemiz hem de bir airbnb evinde kalacağız. SF;nin yakınında ama Bay Bridge’in karşısında kalan Alameda bölgesinde konaklayacağız. Arabasız o bölgelerde konaklama imkansız tabi. Her gün de Bay Bridge’den SF’ye geçerken geçiş ücreti ödeyeceğimiz gerçeği ile de yüzleşiyoruz. Ev sahibi basından sonuna hem çok ilgili, ve kibar hem de çok temiz birisi çıkıyor. Bize giriş, kapının nasıl açılacağına dair çok açık bilgilendirme maili atıyor. Onun talimatları doğrultusunda kapımızı açıyoruz ve orijinal bir Amerikalı evindeyiz J Bu da gerçekten çok hoş bir deneyim. Burası müstakil 2 katlı şirin bir ev. Salondan mutfağa ve hasır yemek masasının olduğu yemek odasına geçiliyor. Bizim yataklarımız tertemiz yorganlarda hazır, keza banyo da tertemiz. Her taraf hasır ve palmiye konsepti yakalanmış bardaktan koltuk yastıklarına, duvardaki tablolardan masa lambasına kadar. Eski de olsa zevkle döşenmiş bir yerde kalmak gerçekten çok hoş bir deneyim oluyor.



1 Ağustos 2018 SAN FRANCİSCO: 
Bugün planımız Amerika’nın en büyük China Town’u olan SF China Townu ile başlıyor. İlk işimiz Amerika’da ortaya çıkan bir Uzakdoğu adeti olarak üretimi başlanılan fortune cookie imalathanesine gitmek oluyor. Burası küçük bir mekan ama kapısında turist kuyruğu var herkes sırada hem cookielerin adeta mantı yaparacasına dolduruluşunu inceliyor hem de sıcak sıcak yapılan cookilerden satın alıyor. En önemli nokta bu cookielerin içine uğurlu sayı da içeren dilek kağıtlarının konması. Leziz dumanı üstünde cookilerden biz de tadıyoruz. 







Sonra yol üstünde Bruce Lee figürlerinden ejderha tasvirlerine uzanan sokak murallarını görerek ilerliyor, rengarenk Çin dükkanlarına göz gezdiriyoruz, buralarda Çin’e özgü patisini sallayan uğur kedisinden, küçük pandalara, ya da mini porselenlere kadar yok yok. Her türlü hediyeliğin bulunduğu mağazalardan kendimize ve annelerimize Çin desenli yelpazeler alıyoruz. Fortune cookie lerden sonra yol üstünde bizim önce bayıldığımız Japon tatlısı olan mochi sandığımız sonradan magic of the candy isimli başka bir Çin tatlıcısı karşımıza çıkıyor. İki tane yaşlı Çinli teyze adeta bizim pişmaniyemizi fındıklara sararak yapıyorlar, bunu da tatmayı ihmal etmiyoruz. Çok da tatlı olmayan- ki Çinliler çok tatlı sevmez tezini doğrularcasına- bu tatlıyı beğeniyoruz. Ve yol üstünde daha zengin zümrenin züccaciye eşyalarını alıdığı dükkanlar geliyor ki bu dükkanların kapısında küçük genç kız modelli heykeller çok dikkat çekici.

City Lights Books

















Ve China town’un hemen dibinde Beat Kuşağının kalbinin attığı, bu dönem eserlerin sansürsüz basıldığı tek kitapçı olan Citylight Bookseller’e uğruyoruz, kitabevinin ikinci katında haftanın belirli günlerinde piyano resitali ya da şiir okumaları da oluyormuş ama ne yazık ki biz denk gelemiyoruz. Ve hemen kitapçının yanında gene Jack Kerouac ve diğer beat kuşağı yazarlarının takıldığı gene sansürsüz Cafe Vesuvio’yu görüyoruz. Pub’un dibinde akordionu ile The Cranberries çalan pembe saçlı kız da ortama ayrı bir tat katıyor tabi.


Lombart Street

Burdan yolumuz dünyanın en zigzaglı yolu olan Lombart street’e uzanacak. Yürüyerek gidelim diyoruz. Lombart’a giderken önceden methini arkadaşlarımızdan duyduğumuz  Filbert streetten tırmanmayı da ihmal etmiyoruz. Gerçekten burası da insanın adeta ayakta durmasını engellercesine dik ama manzara da hem sokak aralarından hem de geriye bakınca bir o kadar güzel, uzaktan Pasifik okyanusunu görürken manzaranın köşelerini de karakteristik SF evleri süslüyor. Yolda trolley ler de bize selam vererek geçiyor, ne yazık ki aşırı kalabalığı, insan kol, bacaklarının kapılarından sarkacak şekilde tıklım tıkış olmaları sebebiyle binemiyoruz. Belki SF’de yapılması gerekenler listesinin çoğuna tık atarken bunu ne yazık ki başaramıyoruz. Ve meşhur Lombart Street başındayız etraf ortancalarla bezenmiş, bir turist akını var buraya da tabiki. Buradan aslında araba sürerek inmenin de ayrı keyif olduğunu söyleyenler var tabi. Aslında yukardan bakınca zigzaglı manzarayı görmeye ortancalar pek de müsaade etmiyor.







Clam Cowder corbasi
Burada tamamladıktan sonra Pier, Fishermen Wharf tarafına geçelim diyoruz. Yolda California bölgesinin meşhur hem ucuz hem leziz (öldüğü iddia edilen bana göre bir hamburger ne kadar leziz olabilir ki tartışılır)İn-n-Out ‘ta hamburger sıramıza giriyoruz ve bence çok da farklılığı olmayan bu burgeri de tatmış oluyoruz. SF kıyı kısmı gerçekten denizli şehrin kendine özgü havasını solutuyor, burası cıvıl cıvıl aynı zamanda. Ali döneme bağlı olmadan her zaman aynı renkliliğin olacağını söylüyor bu da Sf’nun ne kadar yaşayan bir şehir olduğunu gösteriyor. Yol üstünde kelebeklerden patchwork tadında sıradışı heykeller sanat eserleri yapan bir art gallery ‘i gezip Fisherman’s Wharf büyük bilboard’un olduğu kısma geliyoruz ve tabiki her tarafta clam cowder çorbasının resimleri; reklamları var, burayla özdeşleşmiş. Burada değil ama San Simeon’da tadıyorum kendisini lakin çok da bize göre olmadığı kanısına varıyorum biraz fazla deniz ürünü kokulu ve ağır bana göre. II Dünya Savaşına dair denizaltıların sergilendiği bir müzede bir süre vakit geçirip, yakınındaki Mekanik müzesinde de birkaç bozuk para karşılığında nostaljik hareketli çocuk oyuncakları ile eğleniyoruz. Ve ekmek kokuları gelmeye başlıyor çünkü dibimizde kelebekten tirtila timsahdan ayıcığa çeşit çeşit figürlü ekmekler yapan Bodin var. :) Hatta arka kısmında örnek gerçek boyutlarıyla bir timsah ekmeği sergileniyor hemen onun yanında da hamuruna şekil veren fırın aşçıları görüyoruz, ne yazık ki biz ordayken bir hayvana şekil vermiyorlar oysa ki biz hevesle bekliyoruz. J
Bodin

Pier 39

Transamerica Pyramid
Vee deniz aslanları ile meşhur Pier 39’dayız. Gerçekten meşhur SF depreminden sonra buraya gelen ve kendilerine ayrılan tahta düzeneklere yatan bu hayvancıkların neden buraya geldikleri aslında bir muamma. Birbirine sataşandan bağıranlara, sessiz sessiz yatana, üzerine kum bulanmış olana kadar küme küme çeşit çeşit deniz aslanını görebiliyoruz.:) Gerçekten çok sevimli bir manzara. Ve bu sefer Pier’in tersi istikamet gidip meşhur dondurmasını yemek üzere Gherardelli’ye geliyoruz, burada ufak bir kumsal da var. Dondurma güzel olmasına güzel ama dev boyutlarda ve fazla çikolatalı bir külahi var. Sadece ağzımız değil üstümüz başımız da nasipleniyor dondurmadan.  Günümüzü bu şekilde sona eriyor, eve dönüş yoluna geçiyoruz.







2 Ağustos 2018 SAN FRANCISCO:

Sausolito

Bugünü daha dingin geçirmek adına SF’nin karşı tarafında Sausalito’ya doğru yola çıkıyoruz. Burası şirin küçük bir sahil kasabası aslında, ama havası SF’nin tersine tamamen rüzgârdan uzak ve sakin. Kıyısında, iskelesinde yürüyüp ufak butik dükkanlarını geziyoruz.






Sausolito

Golden Gate Bridge
Öğle yemeğini de burada balık yiyerek geçirdikten sonra havanın açıklığını fırsat bilerek Golden Gate için manzaraları yakalamak üzere pointlere yöneliyoruz. İlk Vista point’ten bir tepenin ardından ama muazzam bir köprü manzarası var. Kiremit rengiyle gözlerimizi ışıldatıyor adeta köprü, gerçekten Boğaz köprüsünden dahi güzel bir dünya harikası: )Bu point’e yakın başka bir point’e yürüyerek ilerliyor biraz da yukarı çıkıyoruz rüzgar deli ama manzara gene muazzam biraz daha yakınız köprüye. 
Golden Gate Bridge
Palace of Fine Arts
Ve Golden Gate’in bu sefer üzerindeyiz. Üstünden geçerek SF tarafındaki pointlerden kendisini görüntüleme niyetindeyiz. İlk olarak Fort point’e gitmek istiyoruz ancak ne yazık ki kapalı hem de yolu aşırı trafik karmaşası bizi yakalıyor. İnsanların bisikletlerini sürüp sporlarını yaptığı Crissy Field’de biraz takılalım diyoruz, aracı yakınında bir yere bırakırken yolumuz Palace of Fine Arts’a da denk gelmiş oluyor. Burası da Romanesk tatta yapılmış bir gölün dibindeki sanat eseri aslında. Burada yaz akşamları konserler ve benzeri etkinlikler oluyormuş. 

Palace of Fine Arts
Alcatraz Adası
Ve Crissy Field’deyiz. Burası biraz fazla rüzgarlı ve rüzgar yerden havalanan kumları da fazlasıyla saçıyor gene de Golden Gate manzarası için değer diyerek ilerliyoruz. Hemen arkamızda da güzel bir Alcatraz manzarası geliyor onu da kaçırmıyor fotoluyoruz. 

Crissy Field

Crissy Field oldukça uzun ve Fort Point’e bağlanıyor, ancak uzun olması ve aracı park süremiz bitmek üzere olduğu için tamamlayamadan dönüyoruz. Son bir point'imize daha var o da Baker Beach

Baker Beach


Baker Beach

















Burası da uzun bir sahil yürüyüşünün ardından kayaların ardından gülümseyen bir Golden Gate manzarası vaat ediyor ki bu da gerçekten inanılmaz. Hem Pasifik kıyısında kumsalda yürüme tecrübesi hem de köprüyü tüm güzelliği ile görmek. Burası aynı zamanda çıplaklar kampı olarak da biliniyormuş. Ve dönüş yolundayız fark ediyoruz ki ilk planda dikkatimizi çekmese de Golden Gate macerası rüzgar yanığı olarak bize ufak bir hediye bırakmış: ) Özellikle beyaz tenli bir bünye olarak bendenizin yüzü birkaç gün yanmaya devam ediyor neyse ki nemlendiriciler yanımda. Günü adeta Bronz Başak olarak tamamlıyorum.J


3 Ağustos 2018 SAN FRANCİSCO: 

Bugün planımız Golden Gate Park, burası Central Park’dan da metrekare olarak büyükmüş. Devasa bir park olması sebebiyle tamamını bir günde tamamlayabilmemiz pek mümkün gözükmüyor o nedenle üç temel yer seçiyoruz kendimize -ki çoğu rehber de buraları önceliklendiriyor- Japanese Tea Garden, Conservatory of Flowers ve Botanical Garden.





Japanese Tea Garden çok çok büyük değil ve tabiki turist akını var hele ki biz bedava girişin olduğu saate denk getirdiğimizi düşünürseniz varın siz düşünün keşmekeşi. Gerçekten oldukça özgün ve etrafta hem meşhur renkli Budist tapınakları, hem Buda heykeliyle tam Uzak Doğu havasını hissettiyor. Tabiki meşhur Drum Bridge’den de geçiyoruz. Dinginlik akan Zen Bahçesinde de ağaçlar, dağlar, tepeler minyatür taşlar ve ağaççıklar ile sembolize edilmiş. Tea Garden’da yeşil çayımızı içerken yeşil çaylı cheese çake, SF’de sık sık karşımıza çıkan fortune cookiler ve mochi yemeyi de kaçırmıyoruz.








Conservatory of Flowers

King Henry

Sonraki istikametimiz Conservatory of Flowers aslinda burada “Corpse Flower” denilen etçil olan ve yılda bir defa açan ve açınca etrafa adeta ölü kokusu yayan çiçek de varmış, hatta Park’ın web sitesinden online çiçeğin açma ani da görüntülenebiliyor. Lakin çiçeğin açmasına şahit olabileceğimiz bir dönemde ziyaretimiz gerçekleşiyor, yoksa bizim için de sıradışı bir deneyim olacaktı. Conservatory of Flowers’un kendi bahçesi de rengarenk çiçeklerle, çiçek şeklinde kocaman saatle süslenmiş. İçinde alt tropik iklimden amazonlara çeşitli bölgelerden ağaççık, bitki ve çiçekler sergileniyor. Aynı grupta olanlar bir salonda besleniyor onlara uygun atmosfer yaratılmaya çalışılıyor nem düzeyinden sulamaya kadar. Başka bir salonda da başka tür çiçekler, birkiler için onlara uygun atmosfer yaratılıyor. O nedenle her bir salonun nem düzeyi, havası, güneşi alma acısı farklı. “King Henry” denilen etçil, adeta yapraklarının ucunda dişleri varmış izlenimi veren bitkiyi de görüyoruz. Rengarenk, şekil şekil çiçekler bitkiler mevcut, bir insanın sığabileceği boyutlara ulaşabilen su nilüferleri dahi görülüyor.



Conservatory of Flowers


Burayı bitirdikten sonra sırada bu sefer açık alanda sergilenen Botanical Garden’a geçiyoruz. Burada önce California bölgesine dair bitki, çiçeklerin olduğu kısım sonra Güney Afrika, Avustralya bölgesini geziyoruz, gerçekten hayatımızda ilk defa göreceğimiz bitkiler ve ağaçlar var. Hele Avustralya’da yetişen bitkilerin olduğu alanda çok fazla eksantrik bitki var yaprakları yeri süpüren saçak gibi uzun dalli ağaç gibi.
Twin Peaks


Ve günün son durağı panoramik SF manzarasının görüleceği Twin Peaks. Burası da şehri tepeden görmek için güzel fırsat, iki tepe olmasına rağmen yüz yanığım rüzgârdan bir kez daha vurgun yemesin diye sadece bir tepeden şehri izlemekle yetiniyoruz. Gün bu şekilde tamamlanıyor.







4 Ağustos 2018 SAN FRANCİSCO:
Coit Tower
Bugün, SF’yi tepelerden izlemeye devam etmek adına bu sefer de Coit Tower’a çıkmaya karar veriyoruz. Bu sefer de başka yönden şehri panoramik göreceğiz. Burada Diego Rivero ve onun müritleri olarak San Francisco sanat okulu üyelerinin mural eserlerini girişte görüyoruz, daha çok işgücü,işçinin emeği çalışma temalı muralları gördükten sonra belki 50 yıllık ağır aksak ilerleyen asansörle tepeye çıkıyoruz. Yukarıda 360 derece panoramik şehri görüntülendikten sonra iniyoruz. Tower’dan aşağıya aracın park edildiği yere giderken de güzel noktalar yakalıyoruz.


Coit Tower
Coit Tower



Bay Bridge
Bundan sonra Embarcadero, Ferry Building tarafına ilerliyoruz, tam bu esnada araçla China Town’dan geçerken dikkatimizi etnik Çin müziği yapan bir sokak grubu çekiyor ve kısa soluklu yakınlarda bir yerde park ederek bu sokak müziği yapan bu Çinlileri izliyoruz. Bir Çin restoranın önünde müziklerini icra ediyorlar, bir kadın da hem ufaktan şarkı mırıldanarak hem de elinde yelpazesi ile hafif ritm tutarak sempatik biçimde onları izleyenleri selamlıyorJ Sonrasında Ferry Building tarafına geldiğimizde SF”nin Farmers Market’ini da görmüş oluyoruz. Bugüne kadar Boston’dan Philadelphia’ya kadar birçok yerde gördüklerimizin en temiz, güzel ve modern olanı. Örneğin sadece kurutulmuş mantar üzerine odaklanan bir dükkan mevcut ya da SF menşeili kahve dükkanı Blue Bottle şubesinden meşhur dondurmacısına kadar çeşitlilik öyle böyle değil. Ferry Building önünden aynı zamanda Bay bridge’in güzel manzarasını yakalamak mümkün.

Clarion Alley

Clarion Alley
Devamında orta karar bir Çin lokantasında chow-mein, Pekin ördeği ve eggplant yiyoruz ve tabiki yemeğe başından sonuna eşlik eden yeşil çay.Yemek sonrası merkezde biraz dolanıp burdan mural eserlerin olduğu Clarion Alley’e gençleri götürme kararım var. Ancak ne yazık ki aracı park alanında çıkarmamız birazsorunlu oluyor, rezervsyon yaptırdığımız Spot Hero aracılığıyla temasa geçerek sorunu aşıyoruz, tabi biraz zaman kaybımız oluyor. Vee Clarion Alley de aslında SF’nin Castro denilen pek da içaçıcı olmayan zencilerin ve düşkünlerin yaşadığı bir bölgesinde. Çok da güvenli gibi görünmese de Clarion sokağında duvar eserlerini hızlıca görüp bölgeden ayrılıyoruz. İşin ilginci biz gittiğimizde beyaz genç bir ressam kadının o anda eserini tamamlıyor olmasıydı, onu mural eserine yapısına, esere imzasını atışına da şahit oluyoruz. Ve dönüş yolundayız.







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder