8 Mart 2018 Boston: Sabah saat 8.30 da American Airlines ile olan yolculuğumuz aslında biraz tedirgin başladı, çünkü ülkenin kuzeyinde soğuğu ile meşhur olan Boston’da bir haftadır bir kar fırtınası tehdidi sürmekteydi. Ufak ufak türbülanslar olsa da kapalı ve karlı Boston atmosferini başarıyla atlatarak Boston topraklarına inebildik. Artık gezilerimizden alıştığımız üzere havalimanında Uber toplanma noktasını aramaya başladık ve ağaçlarında serpilmiş pudra şekeri tadında pastoral hava veren şehir ortamına daldık :)Otelimiz biraz da Broklyn-New York evlerini hatırlatan Beacon sokağında idi, aslında otel de demeyelim konukevi, burada kalmak ise kendi içinde asansörsüz gotik merdivenleri, yüksek tavanından aşağı kadar kocaman bir avize asılı olan eski bir malikane havası ile farklı bir tecrübe oldu bizim için. Hatta odada köhne de olsa ufak bir şömine dahi vardı, keza koltuklar eski ve yatak örtüleri anneannelerimizin çeyizliklerini hatırlatan cinsten idi :)
İlk günümüz otelimize de bir köprü mesafede olan Massachusetts İnstitute of Technology (MİT) ile başladı, bu günü Boston’ın dünyanın en prestijli üniversitelerini bünyesinde barındırması sebebiyle üniversite gezmelerine adadık ve dünyanın dahi kafalarının bilim ve teknolojiye hizmet ettiği MİT sınırlarına girdik. Buradaki üniversitelerin hepsinin şöyle güzel bir özelliği var kütüphanelerinden (gerçi Harvard bu konuda biraz da katı kurallara sahip), koridorlarına, dersliklerine serbestçe girebilme şansınızın olması. Biz de fırsattan istifade MİT koridorlarında bir süre öğrencilerin arasına karıştık, hatta mühendislik ve ilgili teknolojik bölümlerin koridorlarında olmamızdan ötürü arada camekanlarda yapılan bilimsel çalışmalar görerek bu çalışmalara dair ufak bilgilendirme notlarını/makaleleri çalışmanın yapıldığı bölümün önündeki masalardan temin edebiliyorduk, bu gerçekten bize bilimin insanlığa nasıl bağımsız ve özgürce sunulabileceğini gösteriyordu. Örneğin bal peteğinin dayanıklılığına dair veya kansere dair çalışmalar bizim görebildiğimiz birkaç çalışma oldu. MİT Görsel Sanatlar Merkezine ise daha çok postmodern görsel sanat eserlerini de görürüz düşüncesi ile girip çok daha fazlası ile çıktık. Çünkü burada yapılagelen her bir çalışma belirli oranda kamuya açık biçimde gerçekleşiyor, siz araştırma bölümlerinin şeffaf kapılarının önünde içeride ne yapıldığını öğrenebiliyor, kapıda sergilenen kimi icatlar hakkında bilgilendirme sunumları ve hangi ekibin çalıştığını görebiliyorsunuz. Hatta Google ve diğer birçok teknoloji firmasının esnek çalışma modeli olarak benimsediği bulunduğun her yerin çalışma ortamı olabileceği fikriyle çalışılan iş mekanının her yerinde karalamalar, çalışmaların yapılması için tahta vb. basit çalışma araçlarının bulunması burası için de geçerli olsa gerek. Kimi yerde koridor aralarında gördüğümüz tahtalara birtakım çalışmalar not edilmiş. Kim bilir belki yeni bir teknolojik robotun yazılımı için çalışıldı... Keza birçok çalışma odasında da duvardan duvara tahtalarda beyin fırtınası kalıntılarını görmek mümkün, kimi çalışma bölümlerinin önünde o çalışmaya dair makaleleri de bedava almak mümkün. Katların birinde kocaman rengarenk top havuzunun içine gömülmüş, odaklanmış biçimde bilgisayarının önünde çalışmasını sürdüren gençliği görmek de ayrıca yüzümüzü gülümsetiyor. Geleceğin oyuncakları bölümünün başında da şişe kapağı benzeri aparatlardan Felix kedisi bize göz kırpıyor idi. Diğer bir ilginç çalışma ise ufak bir akıllı fırça. Sürttüğünüz, gösterdiğiniz her şeyi bir sonraki adımda kopyalabiliyor buna insan gözünden tutun da ufak objelere kadar her şey dahil :) Şaşırtıcı ve üzücü olan bir olay katların birinde MİT'te çok fazla hırsızlık vakası olduğu bu nedenle herkesin eşyasına dikkat etmesi gerektigi yönünde biraz da ironik ve iğneleyici bir notun olması idi.
= | |
Görsel Sanat Merkezi gezisi sonrası kampüsün iç tarafında tasarım heykellerin ve binaların olduğu bölgeye ilerliyoruz. Bunlardan cazip olanlarından birisi Prag’da da benzer bir eve damgasını vuran Frank Gehry’in binası oluyor, asimetrik ve üç boyutlu hissi veren dış tasarımı ile fotoğraf karelerimizi dolduruyor. Ve biraz mola, diner havası olan vejeteryan bir kafede omletlerimizi yiyor ve MİT’e yakın olan Harvard’a doğru geçiyoruz. Yol üstünde bir ikinci el kitapçıda ufak bir mola veriyoruz. Harvard bölgesinde gene tasarım eserlerin sergilendiği binayı çok da bir şey anlamadan -fazla post modern veya teknik geliyor belki de- pas geçiyor Harvard Law School aramaya başlıyoruz, bu arada yolda Cambridge Halk Kütüphanesine de ufaktan göz atmak fena olmuyor hele ki klasik çalışma odasında eski duvar boyamaları- mural- arasında tam motive çalışanları görmek bizde de çalışma azmi uyandırıyor. Hatta sonra benzer havayı çok daha fazlasıyla hissedeceğimiz Boston Halk Kütüphanesi ile Boston’ın çalışma ve akademik kültürün en fazla geliştiği Amerikan şehirlerinden birisi olduğunu çok daha iyi anlıyoruz. Harvard Law School’a dönecek olursak ne yazık ki kütüphanesini sadece kapısından görebiliyoruz çünkü içeri giriş özel kimlik gerektiriyor, devamında dersliklerin olduğu bölümü de şöyle bir gördükten sonra sol ayağına dokunmanın uğur getirdiğine inanılan John Harvard heykelini görmeye gidiyoruz. Aslında mevcut çalışmalarımız bizi çok yorduğu için tekrar kendisinin sol ayağına dokunma ihtiyacı duymuyoruz.:)
9 Mart 2018: Bugün Boston merkez yolcusuyuz. Bize en yakın durak Boston Halk Kütüphanesi ve Trinity kilisesi ile Eski Kilise. Ama bunların önünden şöyle bir geçip ilk kahvaltı mekanımız Flour Bakery’e geçiyoruz ki tesadüfen bir önceki gün de aynı cafede olduğumuzu anlıyoruz :) Oldukça kalabalık mekanda aslında Boston cream pie yemek istesek de sabah için ağır olur düşüncesi ile ufak keklerde karar kılıyoruz. Sonrasında Trinity kilisesi ve muazzam Boston Halk Kütüphanesi gezisi, önce iki aslanlı heykeller ve duvar resimlerinin olduğu girişinden hayranlıkla geçip dini figürlerle bezenmiş mural duvar resimlerinin olduğu ilk salon ile klasik ve muazzam kitap hazinesinin açık raf sistemi ile sergilendiği bir diğer salondayız, insanlar o kadar şevkle ve konsantre çalışıyorlar ki onların konsantrasyonunu bozmanız imkansız, hatta onlar bizi teşvik ediyor çalışmaya. :)
Salondan salona geçerken özellikle sanat ansiklopedilerinin olduğu kısımda oldukça zevkli vakit geçiriyoruz, çok sayıda müzik, sanat ansiklopedilerinin arasından Ali Türk sanatçılarını da bulmayı ihmal etmiyor. Ve şimdi de kütüphanenin bir diğer muazzam bölümü olan modern eserlerin yer aldığı bölümdeyiz, kırmızı rengin ağır bastığı geniş salonda bu sefer de non-fiction eserler arasında kayboluyoruz, özellikle sınıflandırmada gösterilen özen dikkatimizi çekiyor, örneğin Hitler'e dair kitapların olduğu kısımda bir yanda Alman tarihi, diğer yanda Stalin gibi diğer diktatörlere dair kitaplar yer alıyor. Ve bir diğer inanılmaz bölüm Çocuk kütüphanesi. Her yaştan çocuğun kabul edildiği özel ve geniş rengarenk bir alan.Yabancı dil kitapları da ayrı bir katta geniş yer tutuyor, keza müzik katı da benzer sekilde. Gerçekten Georgetown yerine Boston üniversitesini mi seçmeliydim sorusunu sordurtan bir gezi oluyor bu kütüphane gezisi. :) Bu insanların neden bu kadar çok şey başarabildiğini de bu kütüphaneyi görerek daha iyi anlıyoruz. Ayrıca çıkışta Amerikanın meşhur yayın kuruluşlarından biri olan NPR sponsorluğunda Boston radyosunun canlı yayınını da görüyoruz. Boston’ın en merkezi caddelerin birinde Amerika’nın Walmart, Nordstorm gibi meşhur mağazalarını görerek bu sefer Boston Common ve Public Garden'a doğru ilerliyoruz. Elbette ki bu parklar asıl bahar mevsiminde muazzam manzaralar vaat ediyor ama gene de soğuk iklimi ile bilinen Boston’ın da aslında bilinen bu yönüne şahit olmak belki de bizim için bir ayrıcalık oluyor ya da sadece bir teselli.:)
Boston Common aynı zamanda Amerikan tarihinin şekillendiği Freedom Trial yolunun da başlangıç noktası, aslında bu noktadan başlayan rehber eşliğinde Freedom Trial turistik turları da mevcut ancak tabi bize Amerikan tarihi çok da cazip gelmediği için böyle bir tura katılmayı tercih etmiyoruz. Parkta dikkatimizi çeken hem sayıca çok olan hem de oldukça evcilleşmiş biçimde insanlara yanaşmaktan çekinmeyen sincaplar oluyor, hatta aralarından bir sincaba biraz ilgi gösteriyor olmamla birlikte kendisini bacağıma tırmanırken bulmam bir oluyor ve hatta tırnaklarını tenimde hissediyorum :) Boston Common icinde dondurucu hava ile birlikte buz tutan küçük bir gölün üzeri buz pateni sahası haline getirilmiş ve bu buzul göleti izleyen küçük bronz kurbağa heykelcilikleri de var. :)
Boston’da doğan Edgar Allan Poe’ya dair birçok şey de bu şehirde var elbette. Bir Poe hayranı olan Ali bu konuda gerekli araştırmalarını yapıyor ve bu doğrultuda parkın yakınında olan bir Poe heykeline doğru ilerliyoruz, elinde bavulu ve bavulundan dışarı doğru adeta fışkıran kitaplar eşliğinde Poe bizi karşılıyor ve gerçekten de görülmeye değer. Ve devamında Freedom Trial yolunda olan Massachusetts State Building görkemli binasını dışarıdan görüp Boston’ın ara sokaklarına dalıyoruz, burda da çok şirin evler görmek mümkün. Yolda yorgunluğumuzu da hissetmeye başlayınca bir sonraki durağımız olan Charles River Esplanada öncesinde gene bir klasik Boston cafesi olan Tatte cafe'de duraklıyoruz, bir Amerikan klasik aperatifi ya da kahvaltısı olan avokadolu ve poche yumurtalı sandiviçlerimizi yiyoruz. :) Devamında arnavut kaldırımı ile fotografik olduğu söylenen Acorn sokağını buluyoruz ama kardan mı olsa gerek bilemiyoruz ama çok da etkilenemiyoruz. :) Ve Charles River Esplanada soğuğunu içimize çekerek ve Amerika’da birçok defa şahit olduğumuz soğuğa rağmen şort ve tshirtleriyle spor yapmaktan asla taviz vermeyen Amerikalıları görerek ve yeniden şaşırarak Park yürüyüşümüzü de tamamlayıp Boston pier tarafına geçme kararı alıyoruz. Aslında buraların bahar mevsiminin ilerleyen döneminde, doğa iyice uyandıktan sonra yeniden görülmesi gereken yerler olduğunu yeniden anlıyoruz.
Yol üzerinde yeni tasarım bir köprü olarak yapılan ama bizi o kadar etkilemeyen Zakim köprüsünü birçok kez farklı açılardan görüyor ve fotoğraflıyoruz. Pier tarafına giderken yol üstünde birçok güzel parktan da geçiyoruz, Pier’in olduğu taraf hem büyük bir park içinde hem de içinde büyük bir geminin de sergilendiği Anayasa müzesine yakın, onun da yakınından geçip Pier’i de gördükten sonra yakın bölgede Boston'ın meşhur mekanlarının birinde dinleniyor, bir şeyler atıştırıyoruz.
10 Mart 2018: Bugünkü gezi planımızda Boston’a 30 dakikalık bir tren mesafesinde olan cadılar şehri Salem var. Salem 1692 yılında 3 genç kızın haksız biçimde yargılanarak asılması (burdaki dikkat çekici nokta ‘asılmaları’, ‘yakılmaları’ değil çünkü genel olarak bilinen fakat yanlış bilgi bu kızların yakıldığı yönünde) efsanesi ile nam salıyor, aslında küçücük bir kasaba burası. Sabah uzun bir mücadelenin ardından bu kasabaya giden Commuter tren istasyonunu bulabiliyoruz. İstasyondan Donkin Donut’dan tam bir Amerikan kahvaltısı satın alarak (donut ve kahve) trenimizi bekliyoruz. Donkin Donut’ın bir özelliği de Boston menşeili olması bu nedenle Boston’da adım başı Donkin Donut görmek mümkün. Mor renkli trenimiz gara yaklaşınca bir gün önce Zakin köprüsü civarında olan gezimiz esnasında gördüğümüz mor renkli trenlerin aslında Salem’e götüren trenler olduğunu anlıyoruz. Yarım saatin ardından Salem’deyiz. Burası da iklim olarak Boston’dan arta kalır yanı yok yani üşümeye hazırız :)
İlk olarak o dönemki meşhur cadı yargılanması ile nam salan Cadı Evi'ni görmeye gidiyoruz, köhne görünüşlü gri tonlarda bir kasaba evi aslında, bahar döneminde içini gezebilmek de mümkün olabiliyormuş. Daha sonra birçok cadı müzesi ve galerisinin de önünden geçiyoruz ancak ne yazık ki hepsi etkinlik ve gezilerine baharın ilerleyen dönemlerinde başlayacakları için buraları gezme şansı bulamıyoruz. Cadı evinin ardından yakında olan açık artırma eşyalarının satıldığı bir dükkanda ikinci el eşyalar arasında geziniyor ve ardından bir karikatür dükkanında korku öğeli birçok mecmuanın olduğu rafları karıştırıyoruz. Hatta bu dükkanda çok sayıda rock/metal grubununda da karikatür mecmuasına konu olduğunu fark ediyorum, Kiss, Slayer ya da İron maiden gibi devleri burada görmek benim de yüzümü gülümsetiyor. :)
Devamında, kasabadaki ufak butik kitapçılarda Salem cadı hikayesini doğru yansıtabilecek kitaplar aramaya çalışıyoruz lakin çok da başarılı olamıyoruz. Sonrasında Old Burying Point olarak adlandırılan cadı yargılanmasının olduğu dönemki mezarlığı ve cadı olarak yargılanan kişiler için yapılan anıtı görüyoruz, buradaki mezarlar sadece tek bir taş parçasından ve belli belirsiz yazılardan oluşan mezar taşlarından oluşuyor genelde ve ürkütücü bir yanı da yok değil. Anıt ise sadece belli kaya kütlelerine bağlanan kurdeleler ve çiçeklerden oluşuyor. Bu bölgenin çok yakından bir cadı ve mumya müzesi daha görüyoruz ama bunların hepsinin birbirine bağlı paket cadı turlarının parçası olduğunu anlıyoruz. Tabiki buradaki turlar da henüz sezonu açmamış. Mezarlığın ardından acıktığımızı da fark ederek organik ve sağlıklı ürünlerin sunulduğu ve Doğu mistizmini de hissettiren Live Alife isimli yerde kinoalı, zencefilli salatalarımızı yedikten sonra Salemli yazar Nathaneil Hawthorne’un The House of Seven Gables isimli korku kitabını yazdığı evi görmek üzere Salem’in kıyı yakasına ilerliyoruz, bu yol üzerinde şirin Salem evlerini de görme fırsatımız oluyor. Ancak Boston için dikkatimizi çeken şey burası için de geçerli, o da dışarıda gezen, dolaşan hiç mi hiç insan olmaması adeta terk edilmiş şehir gibi, tabi belki de bunun sebebi havanın soğuk olması ve turistik sezonun tam olarak açılmamış olması. Seven Gables evine geldiğimizde Cadı Evine çok benzeyen bu evin tam karşısında da Amerika’nın en eski şekerlemecisi olduğu iddiasındaki bir dükkan görüyoruz ama kendimizi uygun lezzette bir şey bulamıyoruz.
Dönüş yolu üstünde çok sayıda cadı konseptli dükkan görüp bir kısmına girip çıkıyoruz, Harry Potter gibi modern cadı hikayelerini de içeren konsept dükkanlar mevcut. Bir grup dükkanın içinde ise tarot falından yanımızda taşıdığımızda bize şans, uğur, para aşk getireceğine inanılan sınıfladırılmış otlara kadar geniş yelpazede pazarlama teknikleri mevcut. Hatta her ne kadar pahalı olacağını düşünerek teşebbüs etmesek de cadı kostümü giyerek foto çekinilebilecek fotoğraf stüdyoları da oldukça dikkat çekici. Gezisinin bu kısmında rüzgar ve ayaz başımızı döndürdüğü için kendimizi Starbucks’a zor atıyoruz, burda dinlenerek devamında ufak hediyelik dükkanlar gezimizi de tamamladıktan sonra 18.00’da olan trenimizi yakalamak üzere istasyon yoluna düşüyor yolda da bir cadı müzesini en azından dışarıdan görmeyi ihmal etmiyoruz. Gene yarım saat civarı süren yolculuğumuzun ardından merkezde akşam yemeği arayışımızı ilk halkasını New York’ta oluşturduğumuz Hard Rock cafede noktalıyoruz. Burası Amerika’nın klasikleşen bir cafesi, içinde her türlü rock yıldızının gitarından kostümlerine, şarkı sözlerinden imzalı plaklarına veya gitarlarına bulmak mümkün yani konsept mekanlar. Tabi bir eski rocker olarak bu mekana gitmek her zaman tercih sebebi oluyor benim için :) Cadı şehri Salem gezisiyle geçen günü bu şekilde tamamlıyoruz.
11 Mart 2018: Bugün güne ilk olarak Georgetown dışında da kabul alarak alternatif olarak yakın durduğum Boston Üniversitesi kampüs ziyaretini gerçekleştirerek başlıyoruz. Aslında pek kampüs demek de doğru olmayabilir çünkü oldukça geniş bir bölgeye dağılan bölüm binalarından oluşuyor üniversite. Gene MİT ve Harvard’da da olduğu gibi binalara, dersliklere girmek son derece rahat ve serbest. İlk olarak Üniversitenin Çevre bölümü koridorlarında dolaşıp kahvaltı yapmak üzere kampüs içinde dolanıp Hukuk Kütüphanesinin kantininde bulduğumuz Starbucks’dan yana oyumuzu kullanıyoruz kahvaltı için. Devamında Boston School of LAw’dayız tabi kendi okulum olan Georgetown ile de kendimce bir karşılaştırma yapıyorum. :) Georgetown’a göre binalar çok daha yeni ve teknolojik olarak daha gelişmiş imkanlara sahip olduğu izlenimi veriyor burası.
Okul gezimizin ardından dünyanın 1930’lu yıllardaki haritalanmış halini gerçek bir fanusun içinde canlandırararak ilginç bir müzede sergileyen Mapparium’a doğru ilerliyor, yolda ise gene Boston ile özdeşleşen Boston Red Sox beyzbol takımının da birçok sloganın olduğu Fenway beyzbol stadyumunu dışarıdan görüyoruz, aslında burası için de içeri girmek bahar döneminde mümkünmüş ama gene sezonunun açılmamasının azizliğine uğruyoruz. Çevrede beyzbol konseptli heykelleri görerek Mapparium’a ilerliyoruz. Bu müze aslında tek bir fanus odadan oluşuyor ve gerçek harita ölçülerinde hazırlanmış olması sebebiyle oldukça şaşırtıcı büyüklükleri görmek de mümkün ya da yeni ülke isimlerini. Tabi 1930’lu yıllara ait olduğu için güncel değil, örneğin Hatay TC sınırlarında gözükmüyor. Bu müzenin bir diğer ilginç özelliği odanın bir tarafında durup konuştuğunuzda karşı tarafta adeta yanınızda konuşuluyormuş gibi yankı oluşması, odanın şeklinden kaynaklanan bir eko olayı.:)
Bu gezimizi de tamamladıktan sonra biraz otele dinlenmeye çekiliyoruz. Akşam şehir merkezine giderek gene sağlıklı organik B-Good adlı restoranda salatalarımızı yedikten sonra önce egzantrik doğu konseptli minik hediyelik eşyaların satıldığı bir dükkanı hayranlıkla gezip, Ali’nin bulduğu İtalyanca kitaplar satan kitapçıya doğru geçiyoruz, bu esnada aslında çok sayıda İtalyan restoranını görerek aslında Boston’daki İtalyan bölgesinden geçtiğimizi fark ediyoruz. Kitapçıya yaklaştığımızda ise karşımızda Paul Revere evi, bu da gene turistik tarihi öneme sahip bir ev. Biraz da Salem’deki Cadı Evini andırıyor.
Kitapçıda bir süre vakit geçirdikten sonra gene Quincy Market’te takılıp sokak sanatçılarının gösterilerini (bu soğuk havaya rağmen keman çalan yetenekli Çinli kızdan, kendini ters biçimde hazırladığı düzeneğe astıran komedyen kılıklı akrobatik amcaya kadar) izliyor ve gene soğuktan kaçınmak üzere İtalyan mahallesinde Thinking Cup adlı cafede çaylarımızı yudumlayıp tatlılarımızı yiyoruz. Son olarak en yakın kıyıdaki bir parkta rıhtım gezisi de yapmak adına bir parkta dolanarak dönüş yoluna geçiyoruz, bu dönüş Boston’a veda dönüşü çünkü ertesi sabah erken saatte Chicago yolcusuyuz.






















































