(Şimdilik favori Bond filmim, 1963 yapımı “From Russia with Love”. 1960’lı yılların henüz bina yığını haline gelmemiş güzel İstanbul”unu renkli izleme fırsatı sunması filmi sevmek icin yeterli…)
Şimdilik favori Bond filmim, 1963 yapımı “From Russia with Love” (Türkçe’de bilinen ismiyle “Rusya’dan Sevgilerle”).
Genelde casusluk, özelde James Bond filmlerinden pek hoşlanmayan ve topu topu üç, dört Bond filmi izlemiş birisinin Bond filmi seçimi yapmasının ne kadar anlamlı olduğu tartışılabilir elbet. İlk Bond filmi olan ve en iyi Bond filmleri arasında gösterilen Dr. No’yu izleyeli çok oluyor. Dolayısıyla filme dair fazla bir sey hatırladığımı söyleyemem. Yine en iyiler arasında gosterilen “Goldfinger”ı ise henüz izlemedim.
Sean Connery’den sonraki dönem hakkında fazla bilgim yok ama Pierce Brosnanlı filmleri bir çırpıda eleyebilirim. Hiç bir filmini izlemesem de Daniel Craig ‘yeni nesil Bond’ için fena bir seçim gibi gözükmüyor uzaktan. Aldığı övgüler de cabası. Özellikle, Sam Mendes ismi sebebiyle “Skyfall” ve "Spectre" filmlerini sevebileceğimi düşünüyorum.
Bunlar, ikinci Bond filmi. “From Russia with Love”ı şimdiden favori listeme eklemeye engel değil, zira filmin Bond sevmez biri icin bile cezbedici özellikler barındırdığı bir gerçek.
Öncelikle film, içinden İstanbul geçen ilk Bond filmi olma özelliğini taşıyor (Bildiğim kadarıyla ikincisi “The World Is Not Enough”, üçüncüsü ise “Skyfall”). 1960’lı yılların henüz bina yığını haline gelmemiş güzel İstanbul”unu renkli izleme firsatı sunması filmi sevmek icin yeterli. Filmde, İstanbul sokaklarında gördüğümüz insan profili bugünkünden biraz farklı gibi ama tabii sonuçta bu bir film ve nasıl olduğundan ziyade nasıl gösterildiği önemli diyerek lafı biraz dolandırayım. Zira niyetim tarihsel-sosyolojik analiz yapmak değil ve böyle bir şey haddime de değil zaten. Söylemek istediğim yalnızca ekrandan yansıyan İstanbul’un güzel bir İstanbul olduğu.
Dahası James Bond bir sahnede sekreteri Moneypenny’e (nasıl isimse o) ayışığında Boğaz manzarasının karşı konulmaz güzellikte olduğundan söz ederek kalplerimizi fethetmekten geri kalmıyor. (“You've never been to Istanbul? …Where the moonlight on the Bosphorus is irresistible?”)
Filmde, sözde Türk karakterlerin Türkçe konuşamaması gibi bildik sorunlar yok değil. Zaten filmin önemli karakterlerinden Ali Kerim Bey’i bir Meksikalı’nın (Pedro Armendariz), Bond kızımız sarışın Rus ajanı Tatiana Romanova’yı ise bir İtalyan’ın (Daniela Bianchi) oynaması gibi ilginçlikler de var. Neyse ki Meksikalı aktörün oyunculuğu ve Tatiana’nın güzelliği sebebiyle bu oyuncu seçimlerini yadırgamaya pek fırsat bulamıyoruz. Yine de kadroda bir kaç Türk oyuncu görsek fena olmazdı.
Filmde, Türkiye’de geçen/çekilen Hollywood filmlerinin olmazsa olmazlarından fes yok (artı puan) ama göbek dansı var (sorun değil). Bond’un meşhur çok işlevli çantalarından biri de filmin önemli rollerinden birinde karşımıza çıkıyor ve ihtiyaç anında Bond’un hayatını kurtarıveriyor.
İstanbul manzaraları dışında filmin başka artıları da var. Konu sürükleyici sayılır. Bond kızı, tema şarkısı ve filmin açılış jeneriği de güzel. Filmde bol bol Alfred Hitchcock göndermesi de var. Daha ne olsun diyelim…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder